Çocuklu Hayat

Çocuklu Hayat

25 Mayıs 2017 Perşembe

Çocuklara Eşit ve Adaletli Davranma

Birden fazla çocuğu olan ailelerde en önemli ve hassas konudur, evlatlar arasında adaleti sağlama ve onlara eşit davranma. Tek çocuk sahibiyken, ikinci çocuk fikrini ne zaman düşünsem aklımı hep kurcalayan bir konuydu. İkinci çocuğumu ya Görkem kadar sevemezsem ya da Görkem'i ihmal edersem gibi deli sorular kafamı kurcalarken, çevremden duyduğum bazı tecrübeler bana çok ilginç geliyordu. Nasıl yani ikisini de eşit mi seviyorsun? Yani birini diğerinden hiç mi fazla sevmiyorsun? Azıcık bile mi? diye ısrarlı sorularım oluyordu. Evet aynen öyleymiş gerçekten minnacık bile farkı yok. Eşit oranda ikisini de çok seviyorum. Çünkü her ikisi de benim canımdan kopan can parçalarım ♥

Vicdanımın rahat olması için de tabi bazı konulara dikkat ediyorum. Ama bunu vicdanımı rahatlatayım diye yapmıyorum. İçimden nasıl geliyorsa kendimi nasıl huzurlu hissedeceksem o şekilde davranıyorum. Mesela her ikisini de 27 ay emzirdim. Ha sütüm olmasaydı tabi ki de bu mümkün değildi. Ama benim elimde olan durumlarda hep adil davranmaya çalışıyorum. Görkem'e küçükken hangi kalitede ayakkabı alıyorsam Onur'a da rahat ve kaliteli alıyorum. Onur zaman zaman abisinden kalan kıyafetleri giyiyor. Ama tamamen abisinin kıyafetleriyle büyümüyor. Yeni kıyafetler giymek onun da hakkı...

Görkem büyük olduğu için zaman zaman ayrım yapıldığı düşüncesine varabiliyor. Lakin onun bu düşüncesini çürütecek çok sağlam dayanaklarım var :) Örneğin çerez istiyorlar aynı tip kaseye aynı ölçüde koyduğumu ifade etmem yetmiyor. Hassas mutfak tartısıyla eşit oranda çerez koyarak en azından Görkem'i ikna etmiş oluyorum. Onur henüz onu kavrayamadığı için gözüne birisi daha fazla görünüyor olacak ki o kasede ısrarcı oluyor. Abisi eşitliğin farkında olunca sorunsuz bir paylaşım yaşanıyor. Ya da yine yiyeceklerden bahsedecek olursam. Meyve tabağı hazırlıyorum ve iki tane portakal var. Portakalın birini Görkem'e diğerini Onur'a şeklinde değil de her iki portakalı da yarıya bölerek her ikisine de paylaştırıyorum. Biri ekşiyse her ikisi de ekşiden yesin ya da tam tersi 😉 Kabul 👐 ben bu konuda biraz psikopatça davranabilirim. İçime bu şekilde siniyor. Yastığa başımı koyduğumda vicdan muhasebem ancak bu şekilde tutuyor. 

Maddi anlamda adil davranmaya gelecek olursam yaşlarına göre ihtiyaçları farklı olduğu için ofarklı bir konu yani birine tişört aldım diye diğerine de almıyorum. İhtiyaçlarını ben belirliyorum sonuçta. Hangisinin ihtiyacı varsa ona alıyorum. Ama birinin bad man'i varsa diğerine de süperman'li kıyafet almayı ihmal etmiyorum 😊 Özellikle büyük çocuklar ayrımcılık yapıldığını, kardeşi küçük olduğu için onun daha çok sevildiğini düşünebiliyor. O yüzden birini öpüyorsam diğerini de aynı coşkuyla öpmeye, birini mıncıkladıysam diğerini de aynı heyecanla mıncıklamayı ihmal etmiyorum.

Çocuklar gerçekten sevildiğini hissediyor. Onların hisleri çok güçlü. Bütün davranışların temelinden sevgi yatıyor. Bir çocuk kardeşinin tabağına fazla yiyecek koyduğunuzu aklında tutmaz ama anne-babasının onu gerçekten sevip sevmediğini ya da ayrımcılık yapıldığını çok iyi hisseder ve bunu unutmaz. Bu durum çocukları yalnızlığa itebililir, okul başarısını olumsuz etkileyebilir, kendisine güveni azaldığı gibi depresyona bile girebilir. hatta kardeşine nefret duyabilir.

Ceza vermede de sevmede de adaletli davranacağız. Peki sonra ne olacak dünyayı sevgi yumağı çocuklar saracak 😊 İnşallah yani 💞
Sevgi mühim mesele sevgiyle kalın o zaman 😊
Devamını Oku »

23 Mayıs 2017 Salı

Mangala Zeka ve Strateji Oyunu

Bilinen en popüler zeka ve strateji oyunu Hint kökenli "satrancın" geçmişi 1500 yıl öncesine, Çin kökenli "Go" Oyunu da 4000 yıl öncesine kadar uzanıyor. Urfa - Göbeklitepe kazılarında geleneksel zeka oyunumuz mangalanın benzeri bir zeka oyunu bulunmuş. Göbeklitepe'nin geçmişi M.Ö. 10.000'e dayanıyorsa demek ki en eski zeka oyunu bize ait :) Bu oyunu çocukken arkadaşlarımla oynadığımı çok iyi hatırlıyorum. Topraktan küçük kuyular kazıp, taş toplardık. Onu oynayabilmek için bir de emek harcardık. Yapması ayrı bir keyif oynaması daha da ayrı bir keyifti o zamanlar...

Nasıl Oynanır?
2 kişi ile oynanır. Oyun tahtası üzerinde her oyuncunun önünde 6'şar adet kuyu ve her oyuncunun 1 adet hazine kuyusu bulunmaktadır. Oyuna başlarken her bir kuyuya 4'er adet taş koyulur. Amaç kendi hazinemizde en çok taşı biriktirmektir. İlk başlayan oyuncu avantajlı olduğu için oyuna kura ile başlanır. 4 ana temel kuralı vardır. 
1- İlk başlayan oyuncu 4 adet taşı alır, 1 adet taşı aldığı kuyuya bırakarak sağ tarafa doğru her kuyuya 1 taş bırakır. Elindeki son taş hazinesine denk gelirse, oyuncu tekrar oynama hakkına sahip olur. Eğer kuyuda tek taş varsa sağındaki kutuya koyarak, hamle sırası rakibine geçer. * Her seferinde oyuncunun elinde kalan son taş oyunun kaderini belirler. 

2- Hamle sırası gelen oyuncu kendi kuyusundan aldığı taşları dağıtırken elinde taş kaldıysa, rakibinin bölgesindeki kuyulara da taş bırakmaya devam eder. Oyuncunun elindeki son taş, rakibinin bölgesinde denk geldiği kuyudaki taşların sayısını çift yaparsa (2,4,6,8 gibi) oyuncu o kuyudaki tüm taşların sahibi olur ve onları kendi hazinesine koyar. Hamle sırası rakibine geçer. (Oynarken rakibi en sinir eden kural bu bence :D)))

3- Hamle sahibi taşları kendi kuyusuna dağıtırken, elinde kalan son taş yine kendi bölgesinde yer alan boş bir kuyuya denk gelirse ve boş kuyunun karşısındaki kuyuda da rakibine ait taş varsa hem rakibinin taşlarını alır, hem de kendi boş kuyusuna bıraktığı taşı alıp, hazinesine koyar. Hamle sırası rakibine geçer. 

4- Oyunculardan herhangi birinin bölgesinde yer alan taşlar bittiğinde oyun seti biter. Kendi bölgesinde taşlarını ilk bitiren oyuncu, rakibinin bölgesinde bulunan tüm taşları da kazanır. Dolayısıyla, oyunun dinamiği son ana kadar hiç düşmüyor. Sonuç her an değişebiliyor. 

* Oyun 5 set olarak oynanır. Oyunu kazanan oyuncu 1 puan, kaybeden 0 puan ve berabere bitiren oyuncular 0,5 puan alır. Skorlar toplanır. Puanı fazla olan oyuncu kazanmış olur. 

Mangala; analitik düşünme becerisini geliştirirken, hafızayı güçlendirir. Stratejik düşünme, doğru planlama, matematiksel hesaplama, hızlı ve doğru karar verebilme yeteneği kazandırırken, dikkati ve konsantrasyonu artırır. Mücadele gücünün gelişmesini sağlar. 

Araştırmacı Philip Townshend'e göre bir toplumda, insanlarda en çok beğenilen ve örnek alınan niteliklerden yedisi mangala oyunu ile ilgiliymiş. Sizce de ilginç değil mi?

1-Kurnazlık: Oyunun stratejisini planlamak ve oyun kurallarını kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmek, 
2-Uyanıklık: Karşısındakinin kurnazlığına karşı savunma ve önlem alma,
3-Önceden Görme: Hazırladığı oyun manevrasına karşı rakibinin tepkisini kestirebilme yeteneği,
4-Esneklik: Beklenmedik durumlara ayak uydurabilme,
5-Direnme: Tüm şaşırtmalara rağmen kendi planını sonuna dek sürdürebilme,
6-Sağgörü: Rakibinden plan ve gücünü gizleyebilme,
7-Bellek: Rakibinin sağgörüsüne rağmen onun durumunu ve gücünü ne denli saklarsa saklasın kestirebilme yeteneği kazandırır. 
Görkem'le mangala oynamaktan çok keyif alıyoruz. Hele hele bu aralar en çok oynadığımız oyun diyebilirim.Geçtiğimiz hafta sonu Antalya'da babaanne ziyaretindeydik. Şans bu ya mangala turnuvası varmış. Ülkemizde federasyonunun kuruluşu bile daha çok yeni olduğu için çok profesyonelce tasarlanmış bişey değildi. Çocuklarını yarış atı kategorisinde turnuvaya katan veliler sayesinde çok adil bir turvuna olmadı ama bizim için önemli olan yaşıtlarıyla oynaması, farklı strateji geliştirmeyi öğrenmesiydi. Mangala'nın yanı sıra diğer zeka oyunlarını da birebir oynama ve inceleme fırsatımız oldu. Çok keyifli bir gün ve etkinlikti.

Çift ve tek sayıları ayırt edebilme açısından, mangala oynamak için alt yaş sınırı olarak 7-8 yaş diyelim. İlla ki almak zorunda da değilsiniz. Yumurta kolilerinden, çay tabaklarından, mukavva kartondan ya da topraktan kuyular kazarak bu oyunu kurabilir, keyifli ve kaliteli vakit geçirebilirsiniz.
Yuvanızdan mutluluk hiç eksik olmasın... 
Sevgilerimle Ülkü...
Devamını Oku »

18 Mayıs 2017 Perşembe

Toprak Ana - Cengiz AYTMATOV

Yıllar yıllar olmuş Aytmatov okumayalı. Neden bu kadar arayı açtığımı da bilmiyorum. En son üniversitedeyken ders kitabı olarak "Cengiz Han'a Küsen Bulut"u okumuştum. Hele bir sorun nasıldı? Hiç bişey hatırlamıyorum. Yazık ya benim lise ve üniversite yıllarımda okuduğum kitaplara. Resmen kısa belleğe atmışım ve hafızama reset atmışım. Sıfır... Ama illa ki okuduğumuz kitaplar hakkında bişeyler hatırlayacağız diye bir kural yok. Kitapları da besin gibi düşünürsek, onlar bizim hem bakış açımızı, hem kelime dağarcığımızı, hem de dünya görüşümüzü geliştirip değiştirir. Hatırlayamadıklarım için de bu şekilde avutayım kendimi ;) Neyse esas kitabımıza gelecek olursak...

Bozkır'ın ortasında bir kırgız köyünde geçen hikaye, Kırgız edebiyatının önemli yazarlarından Cengiz Aytmatov tarafından kaleme alınmış. İkinci dünya savaşının etkilerini konu edinen, topraktan alınan verimin berekete dönüşümünün ustalıkla işlendiği hüzünlü bir hikaye. Tolganay'ın ağzından anlatılan hikaye bir yandan tarımı, toprağın verimini, bereketi ve kıtlığı anlatırken, diğer yandan aşktan bahsediyor sonra birden evlada duyulan hasretle yoğuruyor duygularımızı. Tolganay, eşi ve üç oğluyla birlikte verimli arazileri ekip, geçimini bu arazilerden sağlayarak, huzurlu bir yaşam sürer. Ta ki savaş başlayıp evinin erkekleri birer birer savaşa çağrılıncaya kadar. Evin bütün erkeklerinin savaşa gitmesiyle birlikte köyün tüm sorumluluğunu alır ve ekip sökme işlerinde başa geçirilir. Oğlunun emaneti gelini ile birlikte zorlu yaşam şartlarında tüm köyde ellerinde tohumluk kalmayıncaya kadar tarlaları ekmeye devam ederler. Bir yandan savaşta verilen kayıplar diğer taraftan kıtlık, açlıktan gözünün feri kaçmış çocuklar... 

Savaşta verilen kayıplar, yaşanılan keder öyle güzel tasvirlenmiş ki acıyı bizzat yüreğinizde yaşıyorsunuz. Kitabı okurken, buğday tarlalarında yürüyüp, köyün tavukları arasında dolaşıp, geçen trenlerin tekerleklerinin raylara vurduğu sesleri duyabilirsiniz. İnsanların tarlaların başından birbirlerine seslenirken bağırmaları kulağınıza çalınıyor adeta... Savaşın insanlar üzerindeki o trajediye dönüşen acımasız yanlarını çok iyi gösterip, hissettiriyor. Hikayenin içine sizi öyle bir çekiyor ki, Tolgonay ananın kapı komşusu hatta köşe başında oturan bir köy ahalisi oluveriyorsunuz :) Yazar herşeyi o kadar bizden biri gibi anlatmış ki sayfalarına misafir olduğunuz bu kitapta kendinizi ev sahibi gibi hissedeceksiniz... Ben severim hüznü diyorsanız tam da size göre okuduğunuza pişman olmayacağınız değerli bir eser. Son olarak kitaptan alıntı bir cümle ile sonlandırayım.

"İyilik yola düşen, yoldan toplanan bir şey değildir. Tesadüfen ele geçen bir şey değildir. 
İnsan iyiliği ancak başka bir insandan öğrenir."
Devamını Oku »

16 Mayıs 2017 Salı

Dikkat Güçlendirme Çalışmalarımız

İşte en keyif aldığım konu. Çocuklarla en çok zihinsel faaliyetler ve dikkat çalışmaları yapmak onları bu yönde geliştirmek beni çok mutlu ediyor. Daha küçük yaşlardan itibaren Görkemle çoğu oyunumuz yine bu yöndeydi. Bunun meyvelerini ilkokula başlamasıyla birlikte topladık. Çok faydasını gördüm bu çalışmaların. Çünkü algısı daha açık ve seçici olurken, olayları kavramasının daha kolay olduğunu gördüm. Peki bunun için neler yaptık? 

* Yukarıdaki resimde gördüğünüz Unıque marka doğal ahşaptan yapılmış yapboz, diğerlerine göre biraz daha farklı hem yapısı hem de parçaların yerine oturtma şekli biraz zorlayıcı. Ben bile tek seferde takamıyorum doğru parçayı :)) Hem de çocuklar çok seviyor ara ara çıkarıp kullandığımız yapboz şu an tam Onur'un yaşına hitap ediyor. 

* Aslında bütün yaşamınıza bunu yaymanızı tavsiye ederim. Geçenlerde bir sabah arabayla okula giderken, bir çok apartmanın olduğu bir yerde bir tanesinin 5. katında bir kadın halı silkeliyordu. Bak bak Onur kadın balkonda ne yapıyor diye sordum. Hemen gördü halı silkeliyor cevabını verdi. Peki kadının üzerindeki elbise ne renkti? diye devam ettim. Dikkat etmiş "mavi" dedi. Aferin deyip devam ettik. Böyle yapınca çocuklar her zaman çevrelerini daha dikkatli inceliyor. 

* Her yaş grubuna hitap eden sudoku benim favorilerimdendir. Yine her yaş grubuna göre zorluk derecesi ve ona göre resimli, rakamlı ya da geometrik şekillileri mevcut. Bunun için ayrıca bir kitap almadım. Daha doğrusu piyasada tam istediğim gibisini bulamadım. Ben ne istediğimi ve her ikisi içinde zorluk derecesini bildiğim için daha çok internetten bulup, çıktısını alıp yaptırıyorum. Aslında dikkat gelişimi için her gün düzenli olarak yapılması daha uygun. Ama malum çalışma hayatının içinde her gün evde karşılaştığımız bebelerin ruhsal durumları farklı olduğu için bu pek mümkün olmuyor. Görkem'le 6'lı sudokuya geçtik. Aslında 3-4 aydır kitap okumayı biraz ön plana çıkardım. Ödevleri de çok olunca sudokuyu ihmal ettik. Yine başlasak hiç fena olmaz. Sıkılmadan yapması için her gün ödevlerine başlamadan şu aşağıda gördüğünüz 6'lı gruptan en az 3 tanesini yapması mecburi dilerse daha fazla da yapabiliyordu. Ne demiş atalar ağaç yaş iken eğilir. Küçüklükten itibaren alıştırsanız inanın hiç zor gelmeyecek. 
Çocuklarda su doku ile ilgili görsel sonucu       Çocuklarda su doku ile ilgili görsel sonucu
* Normal yapbozları zaten artık bilmeyen yok. Parça bütün ilişkisi ve tümevarım yöntemi olarak zihinsel faaliyetlerin yine en üst sıralarında yer alıyor. Onur şu an da yardımsız 24 parçalı olanı severek yapabiliyor. Görkem 260 parçalıları kolaylıkla yapıyor. Yapboz her gün yapılırsa sıkabilir. Bir dönem Görkem fazlaca yaptığı için uzaklaşmıştı. Ne demiş atalar azı karar çoğu zarar :) Ne güzel söylemiş atalarımız değil mi?
* Şimdiki okul öncesi dönemi kitapları bir harika. Resimleri öyle canlı, sayfaları öyle dolu ki çocuk olmaya gerek yok bunları sevmek için. Aşağıdaki kitap Onur'un son günlerdeki favorilerinden "Yeti ile Spagetti" kitabından bir içerik. İncelerken biraz büyütürseniz ayrıntıları daha net görebilirsiniz. Evvela kitabı baştan sona okuyoruz, konu bütünlüğünü bozmasın diye, sonrasında bana küçük yeşil topu bulur musun? diyorum. Buluyor. Peki turuncu kalemi bulur musun diye yönergeleri çoğaltıyorum. Bu hem ona oyun gibi geliyor hem kaliteli vakit geçirmeye birebir keyifli bir etkinlik, hem de o farkına varmadan zihinsel faaliyette bulunuyor. 
* Görkem birinci sınıfa başladığında adeda yayıncılıktan dikkat geliştirme setleri almıştım. Birinci kitabı bitirmiş, 2. ve 3. kitaplardaki alıştırmalar birbirinin tekrarı gibi gelince, diğerlerini yapmamıştı. Artık onlar da Onur'a kaldı ;) Zaten karşı olduğum set işi de burada beni doğrulamış oldu. Herkes kendi çocuğunun kapasite ve seviyesini bilir. Bu nedenle bireysel farklılıkları göz önünde bulundurarak etkinlik hazırlamanızı tavsiye ederim. 

* Daha önceki yazılarımda dikkat oyunlarıyla ilgili kutu oyunlarından şurada  ve bir de  burada bahsetmiştim. Hatta önceki yazdıklarımı unutmuşum az kalsın bir kaçından yine bahsedecektim. Neyse ben kendimi tekrar etmeyeyim de çocuğunuz için dikkat ve kutu oyunları düşünüyorsanız tıklayıverin eski yazılarıma :)) 

* Dikkat ve zihin açıcı bir etkinlik olarak çocukların da labirentin sonundaki hedefe varmak için can attıkları keyifli bir etkinlik. Sık sık olmasa da bu da uyguladıklarımız içerisinde çünkü bunlardan okullardaki etkinlik kitaplarının içinde çokça var.
labirent oyunu ile ilgili görsel sonuculabirent oyunu ile ilgili görsel sonuculabirent oyunu ile ilgili görsel sonucu
Dikkat güçlendirme faaliyetlerinden daha yaptığımız bir çok etkinlik ve oyun var. Ama çok uzun yazılar okuyanı da sıktığı için şimdilik bu kadarla bırakayım. Başka bir gün yine devam ederim. 

Tüm evlatlara Allah zihin açıklığı versin. E hadi kalın sağlıcakla... 
Devamını Oku »

11 Mayıs 2017 Perşembe

Huzursuzluk - Zülfü Livaneli

Geçtiğimiz hafta başlayıp bitirdiğim kitaba yorum yazmakla yazmamak arasında kaldım. Daha çok etkilendiğim kitapları yazmayı seviyor ve onları yaz yaz bitiremiyorum :)) Sonra dedim ki 6 ay sonra ne okuduğumu hatırlamayacağım en iyisi kısa uzun farketmez yazayım da açıp baktığım zaman bana hissettirdiğini hatırlamış olayım. Malumunuz kitap şu sıralar çok satanlarda yer alıyor. Zaten o çok satanlar listesi yok mu? Bir kaç kez yanılmışlığım var o listeden temin ettiğim kitaplar içerisinde... Gözüme takılıp duracağına en iyisi okumak deyip okuduğum ilk Livaneli kitabı Huzursuzluk kitaplığımda yerini aldı. Bu arada ayracımdaki güzellik de bir harika değil mi?

İstanbul'un kargaşası içinde sıradan bir yaşam sürerek gazetecilik yapan İbrahim, çocukluk arkadaşı Hüseyin'in tesadüfen öğrendiği ölüm haberi üzerine doğduğu topraklara Mardin'e gidiyor. Hüseyin'in Işid zulmünden kaçan ezidi kız Meleknaz'a  aşık olduğunu ve bu nedenle ailesi de dahil tüm Mardin'i karşısına aldığını öğreniyor. Bir yandan arkadaşının ölüm nedeni araştırırken, diğer taraftan da Meleknaz'ı araştırıp onu bulmaya çalışıyor. Bu arada eğer sizde yezidilikle ilgili benim gibi bilgi sahibi değilseniz şuradaki bilgiler çok açık ve net dilerseniz bilgi edinebilirsiniz. 

Sadece 154 sayfa olan incecik kitabın içinde size hissettirdikleri şeyler fazla olabiliyor. İbrahim'in ağzından dinlediğimiz kitapta; yıllar geçmesine rağmen insanın kendi özünden uzaklaşmasının mümkün olmadığını, büyüdüğü sokaklarda ve çocukluk anılarında yaşadığı hüzne tanıklık ederken, nereye giderse gitsin anılarının onu tüm sıcaklığıyla kucakladığını ve kavuşmadaki o his sarıp sarmalıyor adeta sayfaları çevirirken...Duygu yoğunluğunu derinden yaşatan altını çizdiğim bazı cümleleri paylaşmak istiyorum.

"Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın anne!"

"Bazı acıları ölüm bile unutturamıyor, bazı davranışlar ölümden sonra bile bağışlanmıyor."

"Her insanın içinde iyi ve kötü, yan yana durur. Hangisini beslersen o galip gelir."

"Merhamet zulmün merhemi olamaz"

"Belki de her şeyini yitiren bir insanın son sığınağı insan onurudur; elinde kalan tek şey budur."

Aslında bu kitap için "Huzursuzluk" adı çok hafif kalmış. Meleknaz'ın ve diğer arkadaşlarının ışid zulmüne maruz kaldığı bölümleri okurken çocuklukla-kadınlık arasına sıkışmış ruhlarındaki yaraların derinliğini anlamaya çalışmak, bir kadın olarak beni de derinden yaraladı. Ülkelerinde savaş çıkmış ve bizlere sığınmış Suriyelileri düşündüm. Sığınma kamplarında yaşadıklarını biraz da olsa aktarmış Livaneli. Yazık çok yazık insanlığın bulunduğu noktadan bir insan olarak utandım!

Genel olarak dili akıcı ve hikaye sürükleyiciydi. İçimden keşke ortalarında yakaladığı o duyguyu, kurguyu ve yoğunluğu devam ettirseydi dedim. Hani orta okulda bir konu verip kompozisyon yazdırır ya hocalar, sonunu bağlaması hep zordur işte Livaneli sanki sonunu istediği yüksek düzeyde bağlayamamış. Dilim döndüğü kalemim elverdiğince spoiler vermeden anlatmaya çalıştım. Bu bilgiler ışığında okumak isterseniz herkese keyifli okumalar diler, kaçarım ben ;)
Bol kitaplı, sağlıklı günleriniz olsun...
Devamını Oku »

9 Mayıs 2017 Salı

Öğünmeyi Seven Yurdum İnsanı


anne baba tutumları ile ilgili görsel sonucu
Hafta sonu Görkem'in Bilsem sınavı vardı. Şükürler olsun çıldırmış trafiği aşarak sağ salim okula ulaştık. Üçüncü sınıf oldukları için haliyle hepsi çok heyecanlı oluyor. Yaşla sınavların orantısı zaten ülkemin en önemli tartışma konularından bir tanesi. O konuya girersem hiç çıkamam. Hoş girsem de şifası olmayan bir hastalık gibi eğitim sistemimizin bozukluğu. Yıllardır farklı yöntemler aranıp bir türlü düzeltilemeyen bir konu için ancak çenemi yorarım. 

Neyse konumuza dönecek olursak. Çocuklar sınav saatinden yarım saat önce salona alındı. Bizler dışarıda beklemeye başladık. Sınav süresi 1,5 saat olduğu için bir de yarım saat öncesi var tabi. Etti mi 2 saat. Eee tabi boş vakitte dışarıda kalan veliler ne yapacak? Hemen bir çardak altı bulup oturdum. Zaten planımı yapmıştım kitabımı, kulaklığımı yanımda götürmüştüm. Açtım kitabı başladım okumaya... Tabi çardağın altında 6 veli daha var. Kadının birisi geldi oturdu. Daha bismillah demeden kadın direkt olarak eşim besyoda profesör ben başka bir ilçede yard. doçum falan. Hemen karşısındaki teyze atlıyor söze bizim çocuk yetenek sınavı için de yeterli puanı aldı ama öğretmeni resim sınavını işaretlemiş. İkisinin övündüğü konular birbirinden farksız ayrı telden çalıp, aynı anda sohbet edebilmelerine şaşkınlık içerisinde kulak misafiri oluyorum. Sayelerinde kitabıma da odaklanamıyorum. Yard. doç abla sanki soran varmış gibi diyor ki benim çocuğum özel okula gidiyor. Yok orda şöyle yapıyorlar yok böyle eğitiyorlar. Diğer teyzem aslından hem gariban takılıp hem de hiç çaktırmadan üste çıkmaya çalışıyor. Ne bilelim bizim zamanımızda kayınvalide kayınpeder yanında çocuklarla çok ilgilenemedik. O halde de çocuğum fen lisesini kazandı. Yard. doç abla devam ediyor. Konya yaşanacak bir şehir çünkü rahat büyük şehir havası yok. Diğer teyzem hemen atlıyor. Oğlum 6 yıl İstanbul'da okudu. Beğenmedi orayı geldi Konya'da tusunu yapıyor. Burdan anlıyoruz ki teyzemin oğlu doktor olmuş :)) Muhabbet hala karşılıklı öğünme içerisinde devam ediyor. Sonra başka bir bey lafa giriyor. Bu sınavın sonucunda ne olacak ki? Kimsenin bir fikri yok çocuğunun girdiği sınavla ilgili. Keşke öğrenim düzeyi yüksek ablamız bari aydınlatsaydı. Yok o da çok bişey bilmiyor, ama sallıyor tabi yok okula destek dersler verecekler falan... Ablacım madem kocan profesör bak sen yard. doçsun keşke çocuğun girdiği sınavın sonucunda ne olacağını da bilseydin değil mi? Sonra da ekliyor çocuklar daha bu yaşta sınav heyecanını yaşıyor ne gerek var falan...Öncelikle bilmediğin bir sınava çocuğunu niye getiriyorsun? Araştırmacı kimlik sahibi yüksek öğretim düzeyinde bir insansın değil mi? Bi araştır hem de eğitimcisin...

Neyse öğünmeyi seven yurdum insanı baktım ki bu muhabbeti sürdürüyor. Çıkardım kulaklığımı, açtım klasik müziğimi, baktım keyfime. Hanım teyzelere biraz ayıp oldu tabi. Çocuğumu at yarışı gibi onların çocuklarıyla yarıştıramadığım ve bana hiç bir faydası olmayan bu gereksiz muhabbetin içerisine giremediğim için... Hanım ablalara özürü bir borç biliyor, çocuklarına bundan sonraki yaşamlarında başarılar diliyorum ;) 
Devamını Oku »

4 Mayıs 2017 Perşembe

Özgüven Duygusu Yüksek Çocuklar Yetiştirmek İçin...

En üzüldüğüm insan tipi silik, kendini ifade edemeyen, hiç birşeye itiraz etmeyen, haklarını savunmayan, ne denilirse yapan, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı sorgulamadan hayatını devam ettirenlerdir. Peki bu insanlar kendiliğinden mi bu hale geldi? Elbette değil... Belki de çocukken hep susturuldular.Sus sen bilmezsin, sus sen çocuksun, sus sen anlamazsın...İşte çocukken bütün bu susturulmaların sonunda kendine güveni olmayan, duyguları, bastırılmış yetişkinler ortaya çıktı. 

Özgüven, bireyin kendine yönelik olumlu yargılarının olması, kendini ve olayları kontrol edebileceği inancı, kendini sevmesi, yeterli olduğunu düşünmesi, değerinin farkına varması, kendisiyle barışık olması, kendini olduğu gibi kabul etmesi, kendini tanıması gibi durumlarla ilgili bir kavramdır. Özgüvenli çocuk, hem ders hem de ders dışı konularda kendini yeterli bulur ve kendine güveni vardır. Çözüm üretmek için çabalar ve çevresiyle sağlıklı ilişkiler kurar. Kişi ve durumlara karşı olumlu duygular besler. İşte bu nedenle özgüven mühim bir konu. Daha küçük yaşlardan itibaren ince nakış gibi işlenmesi gereken bu duyguyu güçlendirmek, sağlam temeller üzerine atmak için yapmamız gerekenleri özetle sıralarsak;

* Onların bizim için ne kadar önemli olduğunu hissettirmek,  
* Kendilerini ifade etmelerine fırsat vermek,
* Her konuda onu cesaretlendirip, desteklemek,
* Çocuklarımızın kendine has yeteneklerini ortaya çıkmasına yardımcı olmak,
* En önemlisi de bizim davranışlarımızın onlara örnek olduğunu bilip, ona göre model olmak,
* Beklentilerimizin onların seviyesine uygun olması,
* Sorumluluk vermek,
* Sadece başarılarına değil, herşeyine değer verdiğimizi göstermek,
* Ne olursa olsun onlara sevgi ve emniyette olduklarını hissettirmek,
* Problemleri onu suçlamadan ve karakterini eleştirmeden tartışmak,
* Asla ama asla başka çocuklarla kıyaslamamak,
* Koşulsuz sevmek,
* Muhtemel problemlerde çözmesi için zaman ve mücadele gücünü artırması için fırsat vermek,

Çocuğa bir davranışı kazandırıncaya kadar biz onu belki elli kez yaparız. Ama mesele bizim yapmamızda değil, her seferinde daha da fazla sabır ve özveriyle yaklaşarak, doğruyu öğretmekte. Ayakkabı bağlamayı öğretirken bile özgüven kazandırabiliriz. Tabi bu her zaman çocuğun tek seferde ayakkabısını bağlayabilmesiyle sonuçlanmayabilir. Uğraş gösteren ama hedefine ulaşamayan çocuğu da çabası için takdir etmeliyiz. Kendine güvenip denemeye devam ettiği takdirde başarabileceğini vurgulamalıyız. “Kırk saattir uğraşıyorsun bir ayakkabıyı bağlayamadın. Artık çıkmamız lazım, getir ben bağlayayım!” gibi bir tutum sergilemek yerine “Doğru ilerliyorsun, geriye son düğümü atman kaldı. Şimdi ben sana yardımcı olayım. İşlerimiz bitince kaldığımız yerden denemeye devam ederiz.” tarzı bir yaklaşımla çocuğumuzu denemeye devam etmesi için teşvik etmeliyiz. Bu şekilde yaklaşımlar çocukların daha çok hoşuna gidiyor zaten diğer türlü agresifleşebiliyor. O halde yine her zaman olduğu gibi heybenizden sabrı eksik etmeyin emi ;) 

Ben her iki çocuğuma da baş kural olan onların değerli olduğunu  hissettirerek, özgüven duygusunu kazandırmaya çalışıyorum. Yukarıdaki maddeleri uyguladığımız sürece çevresel faktörleri de minimuma indirerek, özgüveni yüksek bireyler yetiştireceğimize canı gönülden inanıyor yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum :)  
Sabır ve sevgiyle hoşçakalın... 
Devamını Oku »

2 Mayıs 2017 Salı

Ben Bir Gürgen Dalıyım - Hasan Ali Toptaş

Hikaye ege topraklarında yaşayan bir gürgen ağacının ağzından anlatılıyor. Çeşit çeşit ağaçların olduğu bir ormandaki ağaçların yaşamını ve diğer canlılarla olan ilişkilerini çok güzel betimlenmiş. Kambur köknarın yanından geçerken duyduğum kuş seslerini, yaşlı gürgenin dallarına hayran hayran baktığımı, kozalaklarının çıtırtısını duyduğum, kızılçamın altındaki mis çam kokusunu, sonrasında ladinler, ardıçlar ve kestanelerin selam durduğuna bir bir şahitlik ediyor insan.

Zaman zaman ak sakallı meşe ağacı diğer genç ağaçlara gerçek masallar anlatırmış. Cellat yüzlü, bulanık bakışlı adamların, güzelim dağ çiçekleriyle birlikte böcekleri çiğneyerek yürüdükleri an bütün dal uçları korkudan tir tir titrermiş. Ağaçlar insanlardan çok korkuyormuş. Onları kestikleri zaman ne olacağını çok merak eden genç gürgen meşeye sormuş. ''Eğri büğrü olanlarımızı odun yapıp, ısınmak için sobalarında yakarlar. Bizim ölümümüzle ısıtırlar ellerini, aşlarını, evlerini... Birazcık düzgün olanlarımızı da kapı, pencere, masa, sandalye, vestiyer yapıp kullanırlar. Yani bu şekilde de yaşamaya devam ederiz demiş tecrübeli koca meşe. Ağaçlar ya iyice çürüyüp un ufak olduklarında ya da yanıp büsbütün küle dönüştürdüklerinde ölürler.'' 

O günden sonra genç gürgen dümdüz büyümek için rüzgara bile direnerek yaşamını sürdürmüş. Orman koruyucularından kaçan oduncuların gelip, arkadaşlarını katlettiğine şahit olmuş zaman zaman. İnsanlar gibi ağaçların da acı çektiği çok güzel ifade edilmiş. Aslında bir çocuk kitabında bile böylesi derin konulara yer verilmesini hayretler içerisinde okudum. Yazarın yeteneğine hayran kalmamak elde değil. Hapishanede kapı olan köknarın hikayesi yine en çok etkilendiğim bölümlerdendi.

Kesilen ağaçların kendi aralarında yaptığı kapı olmak mı daha iyi pencere olmak mı tartışmasından şu bölüm altını çizdiğim yerler arasında. ''Kapı olmak hiç de sevimli değil! Bir kere kapı olunca kilit takarlar. İnsanoğlunun böyle acayip huyları vardır. Kilit ne demektir bilir misiniz? Kilit, insanın utancı demektir herşeyden önce. İnsanoğlunun nereye ulaştığının göstergesi demektir. İnsanların birbirlerine duydukları güvensizliğin elle tutulur halidir kilit. Birbirlerine duyduğu saygının derecesidir. Bu yüzden, bir çeşit utanç belgesidir her kapıda. Hatta, her dolapta, her çekmecede, her çantada, her kasada, her kutuda... Gene de, insanların yüzü kızarmaz onu görünce... Kilidi açıp kapamaya yarayan adına anahtar denen şeyi ceplerinde taşırlar. Bazen de neşelenince şıkır şıkır sallarlar.Utanç belgesinin farkına bile varmadan neşesinin bir göstergesi olarak kullanır. En iyisi pencere olmak, bir yanıyla içeriye bakıyorsa, bir yanıyla dışarıya bakar. Hiçbir şey göremese bile en azından gökyüzünü görür. Kuşları, bulutları, ufukları, yıldızları, yağmurları ya da kar taneciklerini görür.Kısacası dünyanın her yerinde, pencerelerin gönlü kapılarınkinden daha zengindir.''
Kitabın sonlarına doğru kesilen her bir ağacın hikayesi tahmin edemeyeceğiniz yerlere uzanıyor. Ne yalan söylüyüm başlarda herhangi bir çocuk kitabı gibi algılamıştım. Hikayenin sonunun hiç tahmin edemeyeceğim şekilde bitmesi yüreğimi acıttı. Ama artık ahşap eşyalarıma daha iyi davranacağım kesin. Kimbilir belki de gerçekten yaşıyorlardır...

Her konunun içinde yukarıda görüldüğü gibi 2-3 sayfa resimler mevcut. Resimleri illüstrasyon şeklinde tasarlanmış. Ben kendim sevince Görkem de çok sevecek zannediyorum. O henüz bunu okumadı. Okumak için 8-9 yaş algılama açısından 9 ve üstü yaş için uygun. İçselleştirilmesi gereken bir kitap. Şöyle ki kitabın sonunu gözlerim dolu dolu getirdiysem, varın gerisini siz düşünün. 

Çocuklara, içindeki çocuğu canlı tutanlara, doğayı ve her tür sevgiyi içinde barındıranlara, empati kurmayı sevenlere canı gönülden tavsiye ediyorum. Okuyunuz, okutunuz...
Sevgiyle kalın...
Devamını Oku »

28 Nisan 2017 Cuma

Ev İçi Sorumluluk Dağılımı

Onur artık biraz daha büyüyüp kuralları algılayabilecek yaşa geldiği için haliyle ev içinde ona da düşen görevler var. Son zamanlarda odanın toplanması konusunda Görkemle sürekli tartışıyoruz. Onları Onur dağıttı ben toplamam serzenişleriyle başlayıp, dolap içine tıkılan kirli bir tişörte rastlayınca evin kurallarını gözden geçirme kararı aldım. Görkem'e anlatmak istediğim senin yaşınla onunki bir değil senin yaptıklarınla onun ki aynı olamaz oğlum aranızda 5 yaş var diyorum. Anlık sorunu çözüyoruz. Sonraki günlerde yine aynı şikayetler geliyor. Asla şöyle bir tavrım olmuyor. Sen büyüksün sen topla. Her ne kadar Onur'a toplatmak kendi sorumluluklarını öğretmek deveye hendek atlatmaktan daha zor olsa da bıkmadan usanmadan sabırla kararlı olduğumu gösteriyorum. Zamane çocukları o kadar zeki ki hem büyüklerini nasıl kullanacaklarını biliyor hem de işten nasıl yırtacaklarını :)) Onur bile daha küçücük yaşında ben çok yorgunum gücüm yok yapamam diye bahane üretiyor. 

Sürekli kendimden ve babasından örnek veriyorum. Evin içinde herkesin ayrı ayrı görevleri var. Haliyle bu evin bir bireyi olarak sizin de belli başlı sorumluluklarınız olmalı. Nasıl ki ben görev ve sorumluluklarımı bilip, kimse bana söylemeden yapıyorsam. Siz de böyle yapmalısınız diye defalarca anlatıyorum. Özellikle yıllardır yatma hazırlıklarını rutin haline dönüştürmeye çalışıyorum. Görkem hala diş fırçalamayı atlıyor. Oysa 2 yaşından beri dişlerini her gün bir fiil fırçalıyoruz. Bunun alışkanlıkla da alakası yoksa bende otorite boşluğu zaten yok. Belki de sürekli soruyorum dişlerini fırçaladın mı diye ondan mı atlıyor. Yok bulamadım bunun sebebini...

Çoğu zaman Onur'un oyuncakları toplaması için oyuna dönüştürmek gerekiyor. Her seferinde farklı bir senaryo uydurup, amacıma ulaşıyorum. Esas mesele anlık çözümler bulmak değil de sorumluluklarını alışkanlık haline dönüştürmekte. Yaşlarına göre bizimkilerin evin içindeki belli başlı sorumluluklarını aşağıdaki gibi sıraladım. Tabi yazmış olduğum maddelerin tamamının yapılıyor olduğu anlamına gelmiyor. Yapmadıklarının yanına işaret koyayım en iyisi, bakalım evdeki durum 3-4 ay sonra aynı mı olacak.

Onur'un  Sorumlulukları :
Sofrada tek başına yemeğini yemek, 
- Tek başına uyumak, *
- El – yüz temizliğini yapabilmek,
- Dişlerini fırçalamak, *
- Yardımla giyinmek ve soyunmak, 
- Kirli kıyafetlerini sepete atmak, *
- Oyuncaklarını toplamak ve korumak, (bazen)
- Kitap, dergi ve gazeteleri yerine kaldırmak, (bazen)
- Anne babasının basit getir götür işlerini yapmak, *
- Yemek masasına peçete ve kırılmayacak malzemeleri koymak, 

Görkem'in Sorumlulukları : 
- Hatırlatmadan özbakımını yapmak, 
- Uyku saatlerine uymak, yatma hazırlıkları yapmak, *
- Yardım almadan banyo yapmak ve kurulanmak, *
- Çantasını hazırlamak, ödevlerini yardımsız yapmak,
- Alışverişe yardım etmek,
- Odasını, dolabını, yatağını ve çalışma masasını düzenli tutmak, (bazen)
- Okuldan gelen mesajları anne babasına iletmek, 
- Dersleriyle ilgili sorumlulukları almak, 
- Yemek masasının toplanmasına yardım etmek, *

Biliyorum daha yolum uzun öğretecek çok şey var. Akıl ve ruh sağlığım el verdiğince bıkmadan usanmadan söyleyip, var gücümle sorumluluklarını kazandırmaya gayret edeceğim. "Erkektir, yapmaz" mantığı bana ters olduğu için her iki evladıma da evin görev ve sorumluluklarında cinsiyet ayrımı olmadan her işin herkes tarafından yapılabileceğini gösteriyorum. Çamaşır sermek asla bir bayanın işi değildir. Yeri geldiğinde çamaşırları da asacak, bulaşıkları da yıkayacak... Daha önce yaşam becerileri konusunda da buna benzer görevleri yazmıştım. Dilerseniz ayrıntılı haline oradan da ulaşabilirsiniz. Özlü bir sözle şimdilik konuyu burada sonlandıralım.

"Sorumluluk insanların en fazla korktukları şeylerden birisidir. Ama bizi en fazla geliştiren de odur." 
Frank Crane
Devamını Oku »

25 Nisan 2017 Salı

Fi - Çi - Pi / Azra Kohen

Kitaplardan bahsetmeyeli uzun zaman olmuş. Şubat ayının sonlarında başladığım Fi serisini tamamlamadan yorum yapmak istemedim. 2 ay gibi uzun bir süreye yaydığım, toplamda yaklaşık 1600 sayfa olan serinin son kitabını da nihayet geçtiğimiz hafta sonu bitirebildim. Aslında hiç sıcak bakmadığım hatta okumayı düşünmediğim, sonrasında bir arkadaş grubuyla ortak okuyup yorumlamaya karar verdiğimiz kitaplar içerisine giriverdi. Şu konuda garip bir huyum var. Çok reklamı yapılıp, insanın gözüne gözüne sokulan şeyler beni itiyor. Bir kitapta olabiliyor, bir dizi ya da sinema filmi... Ben seriyi okumaya devam ederken de dizisi başladı :) Dizisinin de ilk 3 bölümünü izleme fırsatım oldu. Kitaptan çok uzaklaşıldığı yerler var beni rahatsız etti biraz.Yazar zaten ziyadesiyle geniş bir senaryo yazar gibi kitap yazmış, olduğu gibi aktarılsa daha iyi olurdu bence. Eklenen yerler çok gereksiz olmuş. Ben yazarın yerinde olsam bu kadar değiştirilmesine izin vermezdim. Bu kadar laf kalabalığından sonra kitaplarla ilgili birazda kendi izlenimlerinden bahsedeyim. 
Serinin üç kitabının da içeriği ile bağlantılı isimleri var diyebiliriz. Fi sayısı, kusursuz güzelliğe atfedilen altın oran simgesidir. Özellikle Duru'nun eşsiz güzelliği ve Can'ın ateşe giden pervane misali bu güzelliğin etrafında tutkuyla dönmesine bir gönderme yapılmış diyebiliriz. Kitap 8 ana karakterden oluşuyor. Ama bunun yanında bu karakterlerle ilişkili o kadar fazla kişi var ki kendimi adeta bir film izliyor gibi hissettim. Ama okumayanlar için şöyle bir uyarım olacak. Özellikle Fi'de +18 diyebileceğimiz cinsel içerikli bölümler barındırıyor. Bazı kesimlerce her ne kadar bu kitabın, cinselliği ön planda işlediğini savunulsa da ben o şekilde algılamadım.

Altının çizdiğim bir yerde ana karakterlerden üniversitede müzik bölümünde öğretim görevlisi olan Deniz'in bale öğrencisi sevgilisi Duru'ya dans ve fiziki güzellikle ilgili yaptığı bir yorumda şöyle diyor : "Sen ne kadar güzel olduğunu ya da ne kadar güzel dans ettiğini göstermek için değil, bir hikayeyi anlatmak için sahnedesin. Eğer bunu anlamazsan, izleyenler sana bakınca dansın hikayesini değil, çok güzel bir kadının ahenkli hareketlerini görürler. Ne anlattığınla değil, sadece güzelliğinle ilgilenirler ve sen gerçekten asla sen olarak var olamazsın. Güzelliğin söndüğünde ışığını kaybedersin."  Tabi daha Deniz'in nice güzel sözleri var. 

Kitap boyunca hayran kaldığım bazı karakterler var. Deniz'in sanata bakış açısına, Bilge'nin (Can'ın öğrencisi) zekasına, yaşamı, algılayış ve yaşamın zorluklarını adım adım göğüsleme felsefesine ve Ali'nin (Can'ın şoförü) son derece dengeli davranışlarını bu denli güzel yansıttığı için de tabi ki de yazarın kalemine ve hayal dünyasına hayran kaldım. 
Çi, çin felsefesinde enerji, yaşam gücü, nefes olarak adlandırılıyor, bu tabirle de paralel ikinci kitapta hızlı bir devinim söz konusu. Vücudun fiziksel ve psikolojik dengesine daha çok değinildiği Çi'de yaşam enerjisinin yükseltilmesiyle ilgili ilginç bilgiler veriyor. Her kitapta bazı karakterlere yoğunluk verildiğini gördüm. Çi'de diğerlerine göre akışı daha yavaş, ilişkiler daha durağan. Diğerleri gibi dolu dizgin değil. 
Daire alan ve çevre ölçülmesinde kullanılan Pi, hikayenin başladığı ve bittiği noktaya referans veriyor. Son kitap olduğundan mütevellit şahıs ve olayların düğümleri çözümleniyor. Lakin ilk iki kitapta ayrıntılara çokça yer veren yazar üçüncü kitapta kurtuluşa dair teorisinde daha az ayrıntıya yer vermiş. Bazı konular kafamda yarım kaldı. Örneğin Bilge'nin çocuk doğdu mu? Bilemedim...Bilen gören varsa insaniyet namına bana bi anlatsın :D Arkadaşlarla yorumlayacağız demiştim ya evet konuştuk ama onlarla da şu sonuca vardık yazar bazı konuların tamamlanmasını okuyucuya bırakmış sanki. Hani böyle basit kitaplardaki gibi yok o onunla evlendi yok o öldü gibi kesin hatlarla çizilmiş sonlara rastlamak pek mümkün değil.

Seri ile ilgili genel bir fikir vermek gerekirse akıcı bir dille yazılmış, öyle ki bazı sayfaları sabırsızlıkla çeviriyorsunuz :) Tek bir konusu yok. İçinde dinden, politikaya, cinsellikten, aşka, annelikten psikolojiye, madde bağımlılığından, kişisel gelişime, tutkudan ihtirasa, müzikten sanata, baleye, çeşitli entrikalarla birlikte zihin açıcı bir okuma deneyimi sağlıyor bize. Bazı bölümlerde ciddi ciddi hissedilen bir empoze durumu da söz konusu ama yaşım gereği okudum geçtim o bölümleri, bu yaştan sonra etkilenecek değilim ya ;) Oldukça dolu bir okuma süreciydi. Keyifle okudum. İyi ki de okumuşum dediklerimin içerisinde yer alırken kitap tutkunlarının mutlaka kitaplığında bulunması gereken bir seri diye düşüyorum.

Herkese keyifli okumalar dilerim. Kalın sağlıcakla... 
Devamını Oku »

19 Nisan 2017 Çarşamba

Çocuklarda Kahvaltı Meselesi

çocuklarda kahvaltı ile ilgili görsel sonucu
Günün ilk öğünü olan kahvaltıya çocukların gereksinimi daha çok oluyor. 10-12 saatlik süren uzun bir açlıktan sonra gelen ilk öğün kahvaltı olduğu için kan şekeri oldukça fazla düşüyor. Glikoz beyin için en önemli enerji kaynağıdır. Sabah oluşan açlığın öğrenme üzerine olumsuz etkisi olduğu herhalde tartışma götürmez bir gerçek.Uzmanlar kahvaltının; beyin fonksiyonları, konsantrasyon, hafıza ve dikkat süresinde artışa yardımcı olduğunu bunlarında çocukların okul başarısını direkt etkileyen faktörler olduğunu belirtiyor. 

Tabiki de bizler kahvaltının zaten altın öğün olduğunu biliyor ve çocuklarımıza sağlam bir kahvaltı yaptırmak için hergün kırk takla atıyoruz. Yemek seçme konusunu daha önce şuracıkta enine boyuna bahsetmiştim 😉 İki sene önce yine keçilerin bana geldiği bir günde yazmışım eski yazıyı lakin çocuklar büyüdü alışkanlıkları değişti. Bir durum güncellemesi yapmakta fayda var diye düşünüyorum ;) 

Her ikisi de ne hazırlarsam onun üzerine çikolata sürmek istiyor. Pankek, krep, kızarmış yumurtalı ekmek, sade ekmek ne olursa artık....O kadar sinirlendiriyor ki bu durum beni zaman zaman sigortalarımın atmasına sebep oluyor. Yok çikolata falan diyorum. Sonra empati yapıyorum, küçükken bende bişey yemezdim çikolatalı ekmeğe bayılırdım diye düşünüyorum içimden. Ne yani ben yedim de öldüm mü diye konuşuyorum kendimle...İç sesim beni ikna etse bile sağlıksız olduğunu düşünmek hemen beni bu düşünceden uzaklaştırıyor. Bir müddet eve almıyorum. Sonra yazık çocuk onlar diyorum çünkü ben kendim için çikolatasız bir hayat düşünemiyorum 😋

Görkem özellikle haşlanmış yumurtadan nefret ediyor. Hay Allah kime çekmiş dersiniz? Banaaa 😒 Haftada bir de olsa mecburen tüketiyorum. Kokusuna tahammül dahi edemiyorum aynen Görkem de böyle. Yavrum ya tiksinme ifadesini görmelisiniz. Karabiber falan kokusunu bastıran ne varsa atıyorum üzerine 😊 Yemek zorunda olduğunu vücudundaki kasların beslenmesi için özellikle yumurta yemesi gerektiğini söylüyorum ama yaklaşımı hiç değişmiyor. Onun aksine Onur çok seviyordu yumurtayı son zamanlarda o da yan çizmeye başladı. Sarısını sevmiyorum diyerek 😩 Omlet halinde bari ye diyorum yok onu da yemiyor. Bende bayat ekmekleri dilimleyip, yumurtaya bandırıp kızartıyorum. Balla falan onu seviyor bari. Bu yumurtayı başka nasıl sevilir hale getiririm bilemedim a dostlar... 

Genel olarak toparlayıp, kısaca benimkilerin ne yediklerine bakacak olursak; krep, pankek, omlet (O), yumurtalı ekmek, zeytinyağlı domates rendesi (G), kaşar eritmesi, çikolatalı ekmek, reçelli ekmek, ballı ekmek (G), tahin-pekmez (O), top ve burgu peynir, menemen (G), tost, bal-kaymak (G), sucuk, patates kızartması, simit gibi...Aslında çeşit az değil sadece bazılarını hafta içi yapmak sıkıntılı ve zahmetli oluyor. Hafta sonu olduğu gibi özenli olmuyor hafta içi masaları tabi 😉 (Görkem ve Onur'un baş harflerini belirttim sadece onların yedikleri kahvaltılıkların yanına 😊)

Peki kahvaltı çeşitlerine dair sizin önerileriniz var mı? Sizinkiler kahvaltıda ne yemekten zevk alıyorlar? Faydalı olan ama nefret ettikleri kahvaltı çeşitleri var mı? Ahh ahh çocuğum çok çok yiyeceksiniz ki büyüyeceksiniz. Büyüyünce de keşke yemeseydim de büyümeseydim demezsiniz inşallah 😄
E hadi ben kaçtım, kalın sağlıcakla...
Devamını Oku »