Çocuklu Hayat

Çocuklu Hayat

6 Şubat 2019 Çarşamba

O Zaman İkinci Döneme Merhaba!

Yağmurlu bir günden herkeslere selam!
Günler ne kadar çabuk geçiyor. Aslında bu yazıyı hafta başında yazacaktım ohooo ben haftanın hızına yetişene kadar ortalanmış bile :) Biraz benim delikanlıdan bahsetmek istiyorum ne zamandır yazmamışım hiç onunla ilgili bişeyler. Bu sene 5. sınıf oldu kendileri, en ortaokullusundan hani şu saçına başına özen gösterdiği, fönsüz çıkılmayan dönemden bahsediyorum :) İlk dönem baya zorlu geçti. Dersler falan ağır gelmedi. Elhamdülillah birinci sınıftan beri beni ders konusunda hiç üzmedi. Ödevlerini yapan, sorumluluklarını yerine getiren, başarılı bir çocuk oldu hep. İlk çocuk olmasından mütevellit, malesef ki benim de mükemmelliyetçi yapımdan dolayı hem de alanım gereği onun psikomotor, duygusal, bilişsel, sosyal gelişimlerine tam destek vermeye çalıştım. Yapabileceği işler için onu hep yüreklendirdim. Özgüveni yüksek olsun diye kendisini ifade edebilmesine fırsatlar verdim. Sen küçüksün, çocuksun yapamazsın diye bebek gibi büyütmedim. Böyle anlatınca da kendimi övüyormuş gibi geldi :) Asıl amacım o değil de bu konu da birinci dönem çok kızdığım noktalar oldu. Birazdan anlatacağım konulara giriş niteliğinde olması açısından anlatıyorum bunları... 

Dönem başlarında sınıf başkanı seçiliyor ya. Oğlum ne yapacaksın boşver kim susturursa sustursun sınıfı sen ders öncesi kitaplarını incele derse adapte ol diyorum yok efendim liderlik onun ruhunda varmış :)) (senin liderlik ruhunu yesinler) Neyse bizimki oy farkıyla başkan seçilmişti. Sınıf öğretmeni bunun bazı davranışlarını ukalalık olarak algılamış, bizimkini darbe yaparak başkanlıktan indirmiş. Yeniden sınıf oylaması yapmadan kendi istediği bir öğrenciyi sınıf başkanı yapmış. Çocuk işte bizimkisi baya bi üzüldü bu konuya. Her gün eve sesin kısık geliyordun iyi oldu biraz dinlenirsin dediysem de kar etmedi. Tenefüslerde kamu oyu araştırması yapıp, yeni başkandan memnun olmayan kişilerden imza toplamış :) Bunu duyan sınıf öğretmeni iyice kızmış Görkem'e bu arada sınıf öğretmeninin branşı da sosyal bilgiler yani demokrasi kavramını öğretip uygulaması gereken kişi. Bunu duyunca ben bıyık altından güldüm tabi Görkem'e çaktırmadan çünkü gerçekten yaptığı davranış çok hoşuma gitmişti. Bundan şu sonuca varmıştım kendi adıma bu zamana kadar olan emeklerim boşa gitmemişti, doğru yoldaydım. Demek ki hakkını aramayı ve adaletin nasıl sağlanması gerektiğini doğru aşılamışım. Üstüne üstlük öğretmen bunun gibi Görkem'in davranışlarını biriktirmiş bunun üstüne bir de sözlü notuna 20 vermiş. Yazılısı 98 olan çocuğa sözlü notu olarak 20 vermek de yeni eğitim sisteminin bir parçası heralde :/ tabi ki de değil sadece eğitimcilikten nasibini almamış çocukla çocuk olan, egosunu tatmin etmek isteyen kişiler maalesef ki öğretmen olarak görev yapmakta ve genç nesli bu şekilde olumsuz etkilemektedir (sözüm meclisten dışarı). Neymiş efendim Görkem'in farklı bir cevap verme tarzı varmış. Eee ne yapayım sizin beklediğiniz gibi sorgulayamayan, ensesine vur lokmasını al bir çocuk yetiştiremediysem suç benim mi? Tabi ki de o 20'yi notla tehdit etmek için vermiş, sonra düzeltti. Bu daha da çirkin öğretmensen kendi sözünü dinletmeyi, kendini saydırmayı, otorite kurmayı bileceksin ya da mesleki yetersizliğini çocukların psikolojisini olumsuz etkileyip bir tür mobing yaparak kapatmayacaksın. Şimdi anlatınca yine sinirlendim. 

Neyse bu da Görkem'in anısı olarak burada kalsın istedim. Baya çabaladılar bir kaç öğretmen çocuğun derslerini düşürmek için ama benim oğlanın inadı ve hırsı anasına çekmiş olacak ki yılmadı. Onlara inat okul 3.'sü oldu :)) Gurur duydum... Umarım ikinci dönem bu çirkinlikleri yeniden yaşamayız. Herkes için huzurlu, başarılı bir dönem olsun inşallah. Allah, evlatlarımızı vicdanlı merhametli insanlarla karşılaştırın... (çok çok amin) 

Teşekkürler iyi günler... 
Devamını Oku »

21 Ocak 2019 Pazartesi

Okuduğum Son Kitaplar

Taze taze fırından yeni çıkmış bir kitap buram buram Sarah Jio kokuyor. Ne demek istediğimi onun kitaplarına aşina olanlar daha iyi anlar. Yazar tarzından yine ödün vermemiş. Geçmiş ve gelecek arasındaki iki farklı hikayeyi aynı anda anlatarak ikisini ortak noktada birleştirmiş. Konusuna gelecek olursak savaş zamanında nazilerin yahudilere uyguladığı zulümden işkenceden hayatları dağılan fransız bir ailenin yaşadıkları acı dolu günleri anlatıyor. Anne ve çocuk varsa bir kitapta bir de işkence varsa yüreğim kaldırmıyor artık hatta kitabın bi yerinde çok fazla üzülünce bırakıp bi kaç gün elime bile alamadım. Aslında olayları çok fazla içselleştirmesem daha keyifli olabilir de ahh ucunda anne - çocuk bağı olmasa... Neyse efenim özetle ben sevdim okumak isteyenlere gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

“Hayatta en önemli şeylerin sevgi, minnettarlık ve bağışlama olduğunu düşündüğümü söylemek istiyorum. Sevgi, çünkü sevgi olmadan hayat nedir ki? Minnettarlık, çünkü annem bana her zaman minnet dolu olmamı öğretti ve de teşekkür ederim dediğinde bu karşımdakini de mutlu eder. Ve bağışlama, çünkü hayat öfkeli olmak için çok kısa ve göz kamaştırıcı...” 

"Bir kaç seanslığına gittiğim bir terapist "Affetmek bir hediyedir," demişti. Hem affedilen hem kendiniz için. Ama hiç kimse hazır olmadıkça hediye veremez."  
Nermin Yıldırım bu kez garip bir evin hemşirelerin "abla" hastaların "misafir" başhekimin "baba" diye anlandırıldığı, her geçen gün daha katı kurallarla yönetilen tuhaf bir akıl hastanesinin kapılarını aralıyor. Biri ev sahibi diğeri misafir, biri genç diğeri yaşlı, biri geçmişle yaşayan diğeri geleceğe bakan, Esin ve Rikkat'ten hareketle, içeridekilerin ve dışarıdakilerin, tek tek çıldırmaktan vazgeçip topluca delirenlerin buruk, muzip ve herşeye rağmen umut dolu hikayesini anlatıyor. 

Bir de şöyle bi  durum var Rikkat'in yıllar önce vefat eden annesinin ruhu, Rikkat'in evine yerleşmiştir. Annesi sanki hiç ölmemiş gibi çekirdek çitlemeleri, sohbetleri, annesine serzenişleri hepsi başka bir soluk katmış. 

Misafir, normalini yitirmiş, çokça incinmiş, bolca incitmiş bir dünyada, kırılmış hayallerin, ertelenmiş sevgilerin, hakkıyla yaşanamamış ömürlerin ortasında, kendine yer arayanların romanı... Nermin Yıldırım, sızının ve şifanın hikayesini, o derin anlatımıyla, incelikle, şefkatle dokuyor. 

Bazıları belki böyle dolambaçlı cümleleri sevmez. Ben Nermin Yıldırım'ın zekice kurulmuş, hatta bazı cümlelerini bir kaç defa okuyarak sindirmeyi seviyorum. Ama benim favorim hala "unutma dersleri" bilesiniz :) 

"Hayat sırayla giydiğimiz bir hırkaysa bile, başkasının çıkardığı, üstümüze bol geliyor. Bizden evvelkilerin tecrübelerini şıkır şıkır kuşanamıyoruz, herkes kendi ateşinde pişmek istiyor."

"İnsan tek başına delirmiyor. Bu yolda ona yardım edecek birileri mutlaka çıkıyor."

"Canı çok yanan ve acısını kahkahalara saklayan gerçek insanlar gibi. Kahkahayla gözyaşlarını birbirine nasıl da benzediğini öğrenmek zorunda kalmış bütün zavallılar gibi. Gülüyoruz. İçimizdekini kimse bilmesin istemiyoruz. Herkesten saklıyoruz bazen kendimizden bile..."

"Annem ağır ağır başını çevirip yüzüme bakıyor. Rüzgarda titreyen kan kırmızısı bir gelinciğe benzeyen o güzelim ağzıyla usulca gülümsüyor." 
(Tüm anneler hep böyle güzel gülümsemez mi zaten) 

"Neticede bir akıl hastanesine ekseriya, aklını alemin nizamına uyduran ip inceliği yerden kopunca savrulup kaybolanlar gelir." 

"Gitmeyi beceremeyenlerin, becerenlere bilenmesinin, paylarına düşen hayatın hıncını onlardan almak istemesini adil olmadığını anlayınca, affettim onu."
Adalet yirmi dokuz yaşında genç bir kadın. Hayata ve insanlara dokunmadan, ne mutlu ne mutsuz öylesine yaşayıp gitmektedir. Ta ki doktoru, ölümcül bir hastalığa yakalandığını söyleyene dek...

Hastalığı için kendini suçlayan Adalet, hayatını didik didik ederek, ilk günahını, masumiyetini kaybettiği ilk gerçek suçunu bulmaya çabalar. Bu uğurda çıktığı yolda kendisiyle de, içinde yaşadığı ülkeyle de yeniden tanışacaktır. 

Nermin Yıldırım'ın kendine has üslubuyla, kelimelerle yaptığı cambazlığı seviyorum. Ama seferki kitabı son 100 sayfaya kadar çok sıkıcıydı. Olaylar olabildiğince yavaş ilerlediği ve fazlaca uzatıldığı için sıkılarak okudum. Yok yok daha da Nermin Yıldırım okumayayım doz aşımı oldu bende :) Yalnız sonuna doğru hem iyi toparlamış hem de yine ondan beklenen şaşırtıcı tahminlerin dışında bir son hazırlamış. Ne demiş atalar yiğidi öldür hakkını yeme :)

"Babalar bunu hep yapar. Bir gün ansızın ölürler ve siz elinizdeki hatıralarla idare etmek zorunda kalırsınız."

"Konuşmanın alışmak, alışmanın da sevmek gibi yan etkileri oluyor. Ama siz insanlar da ne kolay alışıyorsunuz be. Yabancılara bile... Hatta hep yabancılara. Sonra aslında hiç gelmemiş birilerinin gidişine üzülerek geçiyor hayatınız."

"Aşık değildim fakat olabilme ihtimalime çiçeklenmiştim."

"Yaşamak, düşmekle kalkamak arasında geçirdiğimiz korkulu, ümitli, telaşlı zamanın adı. Düşüp düşüp kalkma sanatı."
"Şeker Portakalı'ndaki Zeze büyüyüp ergenlik çağına geliyor. Zeze yine afacan bir o kadarda duygusal... Evlatlık olarak bir aileye veriliyor ve orada kendini hep mutsuz hissediyor. Esasında bu da duygu dolu bir kitap ama sanırım ben doğru zamanda okumadım. Bitsin artık diye diye okudum sonlarına doğru zamanda okumadım. Bitsin artık diye diye okudum sonlarına doğru ne yalan söyleyeyim :/ 

"Unutmakla bağışlamak arasında ne fark var? Bağışlarken kişi herşeyi unutuyor Ama yalnızca unutmakla, pek çok kez insan yeniden anımsamaya başlıyor."
Juliet’in de her çocuk gibi kendine has endişeleri var. Tedirgin ve kaygılı hissettiğinde tırnaklarını yeme davranışı ve tensel kaşıntıları başlıyor. Kitabın aldığı pek çok ödül var. Bir tanesi de çocuk edebiyatı aile terapistleri ödülü... Esasında çocukların içlerinde yaşadığı kaygılarını ve onları mutsuz eden olaylarla baş etme yollarını gösteriyor gibi olsa da bunu asla öğüt veriyor niteliğinde yapmaması hoşuma gitti. Diğer türlüsü çok göze batıyor ve rahatsız ediyor.

Aslında çocuklara davranış biçimiyle ilgili de bazı konulara değiniyor. Juliet ailenin büyük çocuğu kız kardeşi Ophelia ise küçük, ablasına göre daha rahat ve sorumsuz olduğu için ailesinin bazı konuların çözümünde Juliet’e yüklenmesi bunu dışardan gözlemlemek bizim evdeki adaleti sağlama çabalarıma bir yenisini kattı. Her ne kadar “Endişe Ağacı” ile geç tanışsam da bağrınıza basılası, ara sıra açıp endişe ağacının dallarına endişelerini bırakmak için çok keyifli bir kitap. Hatta bundan böyle çocuklara hediye etmek için yeni bir kitap daha buldum diyebilirim.

"Bir şeyin sihirli olmaması, içinde sihir barındırmadığı anlamına gelmez." 
Geçenlerde akşamın erken saatlerinde elimdeki kitap bitince bi afalladım. Yeni kitaba başlamak için geç, uyumak için erken bi saat diye düşünürken, daha önce okumadığım kitapları toplu halde rafa yerleştirmiştim. Oturdum kitaplığın önüne ruh halime uygun bi kitap arıyorum, sayfalarını karıştırıyorum tek tek bütün kitapların biraz göz atıyorum falan falan (hem çok keyif alıyorum kitapları karıştırırken hem de çok dinleniyorum) Ruh halimde şöyle; kimseyle sohbet etmek istemiyorum, mutsuz değilim ama sessizim, yağmur yağamamış bir havada parçalı bulut gibiyim.

"Manyak Anne" kitabı bi çekilişten çıktı öylesine bi şansımı deneyeyim demiştim. Kitapçıda görsem sırada okuyacak bir çok kitap varken bu kitabı satın almam diye düşünürdüm. Herkesin kendi annelik macerasını anlattığı kitaplardan çok hoşlanmıyorum. Herkesin macerası kendine sonuçta :)) Şebnem Seçkiner'i bloggerlar arasında en dobra dobra olanlardan biri olduğu için takip ediyorum. Deli dolu, matrak bir kadın kitabını da öyle olduğu gibi kendinden uzaklaşmadan yazmış, anneliğini ve evliliğini de öyle ifade etmiş. Neyse o gün akşam bi baktım 40. sayfaya gelmişim. Bir günde okudum bitti, evliliklerde karşılaşılan ve çocuklarla yaşanılan sorunlarda yalnız olmadığımı bilmek iyi geldi sanırım.

"Baştan bunu kabul etmen lazım ki kusursuz anne olmak mümkün değil! Mükemmeli oynarız bazen ama asla mükemmel olamayız. Kusurlarını seveceksin, onlarla barışacaksın, tam sevdiğini zannederken yaptığın hata yüzünden kendinden nefret edeceksin. Her şey çocuğunun yüzüne baktığında geride kalacak, dünyanın en mutlu insanı olacaksın."

Uzun süredir yazamadım kitapları, şimdi yazayım yarın yazayım derken giderek birikti. Neyseki daha fazla biriktirmeden yettim. Aman şöyle çok memnunum kendimden keşke hep bu hızda okuyabilsem. Maşallah deyin. Kitap okuma hızım düşerse sizden bilirim haberiniz ola :D 
Devamını Oku »

10 Ocak 2019 Perşembe

Karnabahar Kısırı

Merhabalar,
Dün ve ondan önceki gün buralarda okullar kar tatilindeydi. Okullar tatil olunca sağolsun özel şirketimizin üst yöneticileri engellileri de idari izinli saydı. Eksik olmasınlar... Hal böyle olunca evde çocuklarla oyun oynamak boya yapmanın yanında mutfak işlerini de çok seviyoruz. İnstagramda gezerken Semanın sağlıklı mutfağı instagram sayfasında bu tarife rastladım. Allah var görür görmez bi ön yargı oluştu tabi bende. Karnabaharın kendine has baskın bi kokusu var nasıl olur da anlaşılmaz diye. Israrla denemek isteme nedenim de buydu. Kısıra zaten bayılırım hele bir de şişirmeyeceğini bile bile sınırsız yeme şansına sahipsem Allah derim. Sonuç itibariyle bu muhteşem ötesi lezzeti denedim ve ayıla bayıla yedim. Diyette olup da kısır hasreti çekenlere müjdeler olsun ki mucize bir tarif buldum. Lütfen siz de deneyin pişman olmayacaksınız.    
Malzemeler : 
* 4 büyük çiçek karnabahar
* 1 orta büyüklükte soğan
* 2 diş sarımsak
* 1 yemek kaşığı domates salçası
* 1 yemek kaşığı biber salçası
* Kimyon, karabiber, nane, pul biber,
* Yarım limon
* Bir tutam maydonoz ve marul

Karnabaharları rondoda çekiyoruz. Zaten 30 saniyede bulgur bulgur oluyor. Diğer tarafta zeytinyağıyla kavurduğumuz soğanın içine salçasını atıp hafif kavurduktan sonra, karnabaharı da döküp sadece 4-5 dakika soteliyoruz. Altını kapatıp yeşillik ve baharatları atıp limonunu sıkıp, servise hazır hale getiriyoruz.

İşte hepsi bu normal kısırdan çok daha pratik ve vitaminli. Benim oğlanlar karnabaharı ağızlarına sürmez. Ama inanın bana eşim de dahil çocuklar yedi ve bilemediler. Hatta karnabahar var içinde bulgur yok deyince bile inanmadılar taki şu ikinci fotoğrafı onları gösterinceye kadar. Hiç mi hiç anlaşılmıyor karnabahar :) Bundan sonra hem çocuklara karnabahar yedirmenin bir yolunu buldum hem de kendim için şişkinlik yapmayan bi kısır buldum. Sema hanıma ne kadar teşekkür etsem az olur. Daha ne cevherler var sitesinde yaptıkça beğendiklerimi buradan belki ben de paylaşırım. Ne kadar çok kişiye faydalı bilgi ulaştırırsak o kadar iyi.

Ee iyi yapacak olanlara şimdiden afiyet olsun...
Sağlıcakla kalın...
Devamını Oku »

31 Aralık 2018 Pazartesi

2018'e veda...

Selam millet,
Sanki 2018'in hakkını vermişim gibi bi de veda yazdım ama ne diyeyim şimdi. Ben hiç bi şey anlamadım bu yıldan pek bi bereketsiz geçti. Şükür tabi bu günümüzü aratmasın yaradan. Şu manada bereketsiz yani, günler su gibi aktı çarçabuk geçti. Bu yıl bloğa çok vakit ayıramadım. Telefonların elimizin altında olması ve instagram illetinin daha kolay ulaşılabilir olması blogları kötü etkiledi bence. Aslında buraların tadı hiç bir yerde yok. Yazdıkların daha derinlemesine yazabiliyorsun ve kimsenin senin yanlış anlayıp da kötü eleştiri yağmuruna tutma durumu olmuyor buralarda. Bu seneyi her yönüyle kısaca bi gözden geçireyim istedim.
2018 yılına girer girmez ayağımı kırmıştım. Aaa yok tüh vahlamadım. Bilakis neredeyse sevindim. O kadar kötü bir ruh halindeydim ki iş yeri beni fazlasıyla bunaltmış, terfisiz sorumluluklarım beni içinden çıkılamaz bir hale sürüklemişti. 6 ocakta ayağım kırılınca 45 gün işten uzak kaldım. Tabiki de canım çok yandı. Bu zaman zarfı içinde de bir çok şeyle sınadı rabbim. Şükrettim hep her halime her günüme ve başıma gelen olaydan dersler çıkarıp, hayra yormayı daha iyi öğrendim. Bu zoraki dinlenme süresi ruhuma o kadar iyi gelmişti ki yeniden doğmuş gibi oldum arınan ruhumla... Şükür hiç kırılmamış gibi sağlığıma kavuştum ondan. Hayata bakış açımı değiştiren bu dinlenme süreci bundan sonraki yaşamımın tamamını olumlu yönde etkiledi. 
Ve kitaplar... Zaten bu yıl içerisinde okuduğum kitapların çoğunluğunu evde bulunduğum dönemde okudum. İyi ki de vakit varken okumuşum şimdi ne mümkün işler yoğun evde de Görkem'in derslerini takip et, testlerini kontrol et, çocuklarla oyun oyna, onları yatır, arkasından benim uykumda gelince kitap okumak hayalden öte gidemedi. Haaa peki şimdi herkescikler efenim şu kadar kitap okudum (çok fazla okuduğu halde okuduğu kitap sayısından memnun olmayanlar falan onları kıskanmadım mı?) Hem de çok ne yapayım ya ne ara okuyayım gece kalkıp da kitap mı okuyayım. Bi de neyi tespit ettim. Her yılın sonunda temposu düşük, dili ağır, ve zor giden kitapları tercih ediyorum. Nedir bu benim bahtsızlığım arkidiş zaten yeteri kadar az okumuşum. Yıl sonunda bari azcık farkla biraz arttırabilseydim. Cıksss nayır nolmadı :( hem de iki tane kitabı birden yarım bıraktım :((( 
- 8 çocuk kitabı
- 13 yetişkin kitabı 
Ayyy valla ayıp yazarken bile utandım. Ayda iki kitap bile okumamışım. Aslında kitaplarla olan hedefim nettir benim. Her sene okuduğum kitap sayısından bir tık fazla okuduysam hedefime ulaşmış sayacağım da olmadı bu yıl olamadı. Neyse yeni yıldan beklentilerimden biri de 2019'da daha fazla kitap okuyabilmek ve daha akıcı, sürükleyici kitaplarla tanışmak.
Başkaca ne yaptım.... İki yıldır hayal ettiğim sünnet partisini bu yıl yapma fırsatım oldu. Herşeyin dört dörtlük olmadığını ayrıntılı bir yazı halinde yazmıştım daha önce. Çocuklar mutlu oldu. Sevdiklerimizi bir araya toplama fırsatımız oldu. Çocuklarının anılarında saklayacakları rüya gibi bir gün oldu. Hala fotoğraf albümünü fotoğrafçıdan alamadım tabi 2019'da inşallah :)

Evlatcanların ikisi de gözlüklendi :) Allah dert, keder, elem vermesin. Allah sağlık versin...
Bu yıl Görkem ortaokullu oldu. Onun heyecanı ve adaptasyonu vardı. Tek bir öğretmenden bi sürü öğretmenin olması hepsinin ayrı kaprisi, çocuğa öğretimin dışında eğitim de vereceklerini unutan öğretmenlerle tanışma fırsatımız oldu. Çocukların davranışlarını sözlü notuna düşük vererek tehdit eden eğitimcileri tanıdık artık ölsek de gam yemeyiz. Öğretmenlerden (sözüm meclisten dışarı) eğitim adına bir şey bekleyemeyeceğimizi de öğrenmiş olduk. Bu tehditlere, korkutmalara rağmen derslere çalışmaktan, ödevlerini yapmaktan soğumayan, herşeye rağmen öğretmenlerini hala seven bir evlada sahip olduğum için binlerce kez şükrettiğim bir yıl oldu. Allah utandırmasın yılma evladım. 

Yıllardır emek verdiğim kurumda terfi etmenin sevincini de şükürler olsun bu yıl yaşadım. Emekliliğe az kala kendimi gerçekleştirdiğimi, ilkelerimden vazgeçmeden amacıma ulaşabildiğimi görmek kendime olan saygımı ve özgüvenimi arttı. Tabiki de çok mutlu oldum ♥

Yani dostlar 2018 genel olarak güzel geçti. 2019'dan da bu yılı aratmamasını daha da güzel süprizlerle gelmesini bekliyorum. En çok da sağlık istiyorum tüm sevdiklerim için... 

Herkese musmutlu yıllar ♥ ♥ ♥
Devamını Oku »

31 Ekim 2018 Çarşamba

Canfeda Hz. Fatıma - Sibel ERASLAN

Hanım sahabeleri okumaya Hz. Hatice validemizle başlamıştım. Onu Nurdan Damla'dan okumuştum. Gayet feyz almış, beğenmiştim. Sadece gereksiz yere fazlaca uzatmış bulduğum için Hz. Fatıma'yı gelen tavsiyelerle başka bir yazardan okumayı tercih ettim. Diline anlatımına diyeceğim yok da kitabın ilerleyişi biraz farklı geldi. Ya da beklentimi karşılamadı da diyebilirim ;) Yani doğumundan ölümüne kadar Hz. Fatıma'nın ayrıntılı bir hayatını beklerken, kitabın tamamen başka bir kurguda olduğunu ve Hz. Fatıma ile ilgili kıssalardan oluştuğunu görünce ilk başta biraz hayal kırıklığına uğradım.

Belhli tüccar Cüneyd el Kındi, Kuşadalı Üveysi Haşim, Necefli Hacı Hüsrev, Botanlı Ramazan, Tıkritli bilge ebe Destigül Nine ve torunu Abbas’ın yollara düşmesi ve bu kişileri buluşturan tek şeyin Ehlibeyt aşkı olduğuna şahit oluyoruz. Bu kişilerin önüne Kerbela, Medine ve Mekke güzergâhında uğradıkları her durakta, geçtikleri her menzilde zamanın koridorları açılır ve Hz. Fatıma’nın hayatından kesitlerle karşılaşırlar. Kesitler güzel anlatılmış bu arada... 

Hz. Fatıma'nın lakaplarına değinilmiş kitapta, ilerde tekrar dönüp buradan okumak adına onları da yazmak istedim. 

"Ether" idi lakabı, tahir, yani tertemiz kılınmış Ehl-i Beyt'in pirü pak annesiydi. 
"Eşrefü'n-Nisa" derlerdi ona, ki kadınların en onurlusu...
"Seyyidetün'n-Nisa" idi, ki kadınlık aleminin iftiharı.... 
"Hayrü'n Nisa" idi, ki kadınların en hayırlısı...
"Tahire'ydi Fatıma, annesi Hatice-i Kübra'dan intikal etmiş ismidir; inci gibi temizdi... 
Çevresindekiler ona "Betül" derlerdi, nefsani arzulardan beri, şeytani tuzakların ulaşamadığı bir vadiydi. 
"Zekiyye" derlerdi sonra Fatıma'ya, yağmur damlası kadar arı, duru katışıksızdı...
"Merziyye" idi bir ismi, Allah'ın kendisinden razı olduğu kişi, Rabbine varmaya her an hazır duran mü'mine demekti. 
Ve "Raziyye" idi elbette, Allah'tan razı olmuş kişi...
Arşa değen iffeti, melekleri dahi mahçup eden hayası ise onu "Azra" kılmış idi. 
"Ümmü Ebiha" derlerdi Fatıma'ya, "babasının annesi"...
"Binti Ebiha" derlerdi Fatıma'ya, "babasının kızı" Hz. Aişe annemiz söylemiş, ahlak ve şekil şemail bakımından dünyada Resullullah'a (sav) en ziyade benzeyen kişi Fatıma'dır. 

Başka bir alıntı cümle de şöyle; 

"Hz. Hasan "Cemal" esmasının tecellisidir ki Hasan, aftır, kabuldür, itirazı reddediştir. Raziyeni zuhurudur. "Allah" esmasındaki ikinci lam'dır. Hasani sır...
Hz. Hüseyin ise "Celal" esmasının tecellisidir ki Hüseyin cesarettir, azimdir, dirayettir. Allah'ın ilmiyle, kuvvet ve kudretiyle bu aleme tecellisinin sırrıdır. "Allah" esmasındaki  birinci lam'dır Hüseyni sır..."

Genel olarak Peygamber(sav) efendimizle Hz. Fatıma arasındaki muhabbet feyzle dolduruyor insanı. Kitabın sonunda Hz. Fatıma'nın yaşamı ve ölüm anının güzelliklerini öğrenmek hem mutlu etti, hemde hüzünlendirdi. Sonunda göz yaşlarıma hakim olamadım, içim kabardı.  
Emeği geçen herkesten Allah razı olsun...
Devamını Oku »

19 Ekim 2018 Cuma

Kırlangıç Çığlığı - Ahmet ÜMİT

Romanımız çocuk parkındaki kaydırağa bırakılan bir cesetle başlıyor. Enseden tek bir kurşun, gözleri kırmızı bir bezle bağlı bir cesedin yanına bırakılan oyuncak bir bebek... İstanbul'da işlenen seri cinayetler sonucunda iş yine Başkomser Nevzat ve ekibine düşer. Onlar bir yandan "Körebe" lakaplı katilin peşindeyken sığınmacıların kaybolan çocuklarını ararlar. Veee iki olay hiç beklemedikleri bir yerde kesişir. Körebe cinayetiyle oluşan sorulara cevap ararken diğer olayların düğümünü çözmek de yine başkomser Nevzat'a düşer. 

* Körebe kimdir, neden cinayet işlemektedir?
* Öldürülen kişileri neye göre seçiyor?

Aslında cinayet romanlarını spoiler vermeden anlatmak çok güç, bu yüzden konusunu daha fazla uzatmayacağım. Şunları belirtmeden geçemeyeceğim. Çocukların taciz edildiği bölümleri okurken öyle utandım ki insanlıktan, onlarla aynı havayı solumaktan ve insanlığımdan utandım. Bir yerlerde yaşadıklarını, yediklerini, içtiklerini, hayatlarına devam ettiklerinden tiksindim. Masum çocuklara yaşattıkları o kötü anların sonuçlarını ödesinler istedim. İçim acıdı, derinlerde bir yerlerde bir parça koptu ve sızısı hala çok taze :( 

Eee ne yapalım diyemeyiz. Herkes üzerine düşen görevi yapmalı. Toplumun her bireyinin iyi eğitim almasıyla, ailelerin eğitimin çekirdeğinde olmasıyla ve bunu doğru şekilde yapmasıyla belki son bulabilir bu canice ve insanlık dışı davranışlar :( yine ailelere düşen görev bitmiyor. Çocuğu doğurmakla, yedirip, içirip sokaklara salıvermekle anne-baba olunmuyor azizim. Umudumuzdur çocuklar. Onları ailelerinden korkmayacak, ailelerinin her koşulda yanında olduğunu bilecekler. Aileler çocuktur, yanlış anlamıştır deyip, meselelerin üstünü kapatmayacak, çocuklarına konuşmayı, sessiz kalmamayı, gerektiğinde bağırmayı öğretecekler. Özgüveni sağlam bireyler yetiştirecekler. Ebeveynler, çocukların da bir birey olduğunu, yaşadıkları herşeyi er ya da geç idrak edeceklerini bilerek hareket edecekler. İstismarı engellemek için çocukları ile sağlam iletişim kuracaklar. Okullarda da geleceğimizin mimarları öğretmenler, çocukların psikolojisinden anlayarak ve onları doğru şekilde yönlendirecekler. Bunlar ilk adımdır evet ama bir adımla başlar herşey. Bir adım atarsın ve sonra dünya değişir. Dünyayı değiştirmek ve bu kötülüklerden korumak elimizdeyken bunu yapabiliriz. Doğru ve sağlam yeni nesiller yetiştirerek bunu başarabiliriz, ben gönülden inanıyorum buna...

Kitaptan alıntı cümlelerimi de yazıp müsaade alayım ben ;)

"Çok empati kuruyorsunuz Başkomserim, dedi samimi bir tavırla. Ne dünya bu kadar hassasiyeti kaldırır, ne de insanlar bu kadar inceliği..."

" ...herkesten daha zayıftım, çünkü herkesten fazla yaralanmıştım..."

" Kadınlar, ama sahiden seven kadınlar, erkeğin güçlü olmasıyla ilgilenmezler. Seni severler, çünkü yüreklerinde bir yere dokunmuşsundur. Bunu farkına varmadan yapmışsan daha çok severler."

"Evet, bize gereken hakikattir, ama insanın hakikatı. Kaç yaşında olursa olsun, herkes kendi yanlışıyla yüzleşmeli. Kendi zayıflığını, kendi alçaklığını kendi rezilliğini bilmeli. İnsan bundan anlar. Çünkü doğası böyle..."

"Bir insanı tanımak istiyorsan onu öfkelendir..."

Devamını Oku »