Çocuklu Hayat

Çocuklu Hayat

26 Temmuz 2017 Çarşamba

2017 Yazından Bildiriyorum...

 
Tam zamanlı çalışan annelerin çocukları için yazmış kışmış farketmiyor. Çünkü bu çocuklar annelerin yılda 2-3 hafta olan yıllık izinlerinden istifade eder, tatilin keyfini çıkarabilirse ne ala. Anneler çalışmaya durmaksızın devam ettiği için benim gibi bırakacak bir anneanne ya da babanneleri de yoksa okula gitmeye devam ediyorlar. Kendimi onların yerine koymak dahi istemiyorum. Ben çocukken hatırlıyorum da yaz tatili gelecek diye dört gözle bekler, tatile dair hayaller kurardık. Görkem büyük olduğu için bu durumu anlayabiliyor. Ama Onur zaman zaman yine mi okula gideceğiz diye sitem ediyor. Haklı da :((
Daha önce de bir çok yazımda bahsetmiştim, küçük bir ilçede yaşadığımız için şartlarımızı ona göre şekillendiriyoruz. Geçen yıllara göre bu yıl biraz daha farklı oldu. Onur'un kreşi yaz okulu açtı. Okulun çok güzel kocaman yemyeşil bir bahçesi, özgürce oynayabilecekleri bir parkı ve en önemlisi bahçesinde yüzme havuzu olması, survivor oyunlarını barındırması gibi gibi...Sıcak yaz günlerinde yüzmenin olması çocuklara çok iyi geldi. En azından suya girip serinleme fırsatları oluyor. Her ikisi de yüzme dersi alıyor ve hallerinden oldukça memnunlar. Her anne - baba da olduğu gibi bizim için de mutluluğa giden yol çocuklarımızın mutluluğundan geçiyor ;) 



Yaz okulunda eğlencenin yanında Kuran-ı Kerim eğitimini de almış oluyor. Geçenlerde görkem'in Kuran'a geçiş töreni vardı. Çocuk işte şu yaşına kadar belki kaç kez geçti, okudu kutsal kitabımızı... Ama herkes tören yapınca biz de hevesini kırmayalım diye okulun misafirperliğinde küçük bir tören yaptık :) bizim çocukluğumuzda da böyleydi. Mahallenin camisine gider, orada bütün sureleri öğrenir, Kuran harflerini öğrenmek için birbirimizle yarışırdık. Kuran'a geçen çocuk lokum bisküvi dağıtırdı arkadaşlarına. Her yaz öğrendiğimiz harf ve sureleri itinayla öğrendiğimiz gibi tekrar etmediğimiz için çarçabuk unuturduk. İşte burada eğitimde tekrarın ve öğrenmenin devamlılığının ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Kullanılmayan bilgi unutulmaya mahkumdur!


Tatile gitmemiz daha 1 ay olduğu için onları oyalamak bir hayli zor oluyor. Hafta sonu yeşil alanlara mı götürsek, pikniklere mi gitsek diye şaşıran anne-baba sendromuna yakalandık :)) Ben çok sıcaklarda tatile gidemiyorum. Sıcaktan nefes dahi alamıyorken yaptığım tatil bunalmaktan başka bir işe yaramıyor. Bu sebepten her yıl tatilimizi ağustos sonu gibi ayarlıyoruz. Bütün arkadaşları tatile giden Onur'u zaman zaman bunalıma sürüklese de iyi kötü o zamana kadar bir şekilde idare ediyoruz :)) Aslında bu sene ramazan bayramından sonraki 3 günlük mini tatil biraz rahatlattı bizimkileri. Şimdilik yaz okuluna devam etmekten başka seçenekleri olmayan oğulcanlarıma ve bana bolca sabır size de esenlikler diliyorum ;)
Hoşçakalın...
Devamını Oku »

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Unutma Dersleri - Nermin YILDIRIM


İşlerim yoğu  olunca ne yazmak için ne de diğer blogları okumak için girme fırsatım olmadı. Peki bu arada kitap okuyabildim mi? Ehh işte.. Bu süre içerisindeki tek kazancım inanılmaz bir yazarın kitabıyla tanışmış olmam. 

Evet Nermin Yıldırım'dan bahsediyorum. Bu kadın insansa ben neyim ya da ben insansam o doğa üstü bir varlık olmalı diye düşündüğüm nadir yazarlardan birisi. "Unutma dersleri" ne zamandır aklımda olan onu okumadığım için de sürekli bir eksiklik hissettiğim bir kitaptı. Yazar öyle bir kurgulamış ki hiç öyle düşünmemiştim diye düşündüm okurken. 

Eşini aldatan bir kadın...Sevgilisi tarafından terk edilen yine aynı kadın...Ve o kadın, hem eşinin aldatmanın pişmanlığını hem de sevgilisi tarafından terk edilmenin acısını birlikte taşıyor. Böyle bir durumda trajik bir hikaye okumayı bekleriz değil mi? Yer yer trajedi de var ama yazarın öyle özel bir dili var ki zaman zaman baş kahramanı Feribe'nin ağzında bir yandan eğleniyor, diğer yandan hüzünleniyoruz.

Yazar unutma derslerini tamamıyla psikolojik bir zemine oturtmuş. Aşk acısından kurtulmak için gittiği mazi imha merkezinde hafızasından bu olayın tamamen silinmesini bekleyen Feribe, mazisiyle yaşamayı öğretmeyi amaçlayan bir ders programı ile karşılaşıyor. Romanın mazi imha merkezinde (MİM) geçen bölümlerinde yer yer distopik bölümler olması benim çok hoşuma gitti. Mazi imha merkezi, insanların sadece acılarını değil yalnızlarını da unutmak istedikleri bir yer. Kendileriyle karşılaşmaktan korktukları dış dünyaya karşı yeni bir kalkan kuşanıp, kabuk bağlayıp güçlenebileceklerini düşündükleri bir "merkez", kısaca "MİM".

Veee not aldığım cümleler :
"İnsan kalbini kaptırsa bile, hiç değilse aklını korumalı."

"Anladım. dedim. Sadece o kadarını diyebildim. Bazı acıların çünkü cümlesi olmaz. Sözcükler, kimi manaların yükünü kaldıramaz."

"Aşk, kazanmayı planladığınız değil, kaybetmeyi göze aldığınız şeylerin toplamıdır." 

"Asıl bencilce olan depresyondur. Bencilcedir, çünkü sahibini ve yaşadıklarını dünyanın merkezinde tutar. Açlar, hastalar, savaşlar, depremler, tufanlar bile önemini kaybediverir."

"Denizini arayan incecik nehir misali, ona doğru akmaktan almadım kendimi." 

"Bizim onunla aramızda, boy vermeyi bekleyen filiz gibi heyecanla titreyen koskoca bir yarım daha vardı. Boynu bükük heveslerin yarım kalmışlığı...Ve yarım kalan herşey sonsuzluğa uzanırdı."

"Aşk için ağlamak budalalıktı ve budalalardan müteşekkil bir halay ekibi kurulursa, mendili kapıp halay başı olmayı hak ettiğimi düşünüyorum."

"Öbür yarısını özlemiş yırtık fotoğraflar gibiyim."

"Tek başıma seni özlemek çok zor. Hiç değilse sen de beni özleyerek el veremez misin?"

Gerçekten de bu derece leziz bir kitabı ne kadar anlatsam az kalacak. Hani bazı kitaplar hiç bitmesin istersiniz ya da bitince üzülürsünüz. Artık Feribe'yi nasıl algıladıysam her an bir yerlerden çıkacak bir karakter gibi özümsemişim :)) Uzunca bir süre ne okuyacağım kaygısı taşımayacağım için oldukça mesudum. Çünkü Yıldırım'ın bütün kitaplarını okuyacağım :)) Ne diyeyim ki sayın Yıldırım; kaleminin gücüne, yüreğinin sesine, hayallerinin dansına, kelimelerinin ahengine, tasvirlerinin inceliğine, en çok da emeğine sağlık ben çok çok beğendim. Bir doz Nermin Yıldırım da siz deneyin derim ;) 
Daha sık görüşmek üzere haydi kalın sağlıcakla...
Devamını Oku »

4 Temmuz 2017 Salı

Duygusuzluk mu? Duyarsızlık mı?

Efendim malumunuz geçen hafta bayram tatilindeydik. Sonraki üç günü de ekleyiverdik ardına ağlamasın diye :D Bayram için ayrıca bir tatil planı yapmamıştık. Sadece akraba ziyareti, bayramlaşmalar falan olacaktı. Haa bir de eşimin memleketi zaten yaşadığımız yere komşu ilçe olan bir yer olunca arkadaşlarla oraya gidip dolaşalım dedik. Bayramları bayram yapan aile büyükleri ve akraba ziyaretleri ama en çok da baba ocağı ee o da bizde olmayınca bayram yer yer buruk ve boynu bükük geçti. Evlatlarıyla dolup taşan evlerin kapılarını tıklatıp, kanatlarının altına evlatlarını toplamış ana-babaları ziyaret etmek, içimdeki yarayı biraz daha açtı. Her ne kadar bunu şen kahkahalarla kapatmaya çalışsam da kendimi kandırmaktan başka işe yaramadığını gördüm. Daha da fazla yaralanmamak adına hemencecik bir B planı yapıp ani bir tatil planı yaptık. 

İkinci gün gittiğimiz Ereğli ilçesi yemyeşil alanları, dağdan gelen buz gibi tatlı suyuyla ama en çok da kirazıyla meşhurdur. Ailecek gezmeyi çok severiz. Yeni yerler keşfetmek, açık hava da dolaşmak, gürül gürül akan suyun sesini dinlemek ve seyrine doyamadığım yerleri fotoğrafla ölümsüzleştirmek en büyük keyfim. Ama bu tür yerleri gezerken beni en çok üzen şey çevresine karşı duyarsız insanlar. Yahu cennet gibi vatanımızın her bir köşesi. Tamam yiyelim içelim gezelim. Gezerken bişeyler yemek en doğal hakkımız lakin neden o yediğiniz mısır koçanını çöpe atmak yerine, seyrine doyamadığınız güzelim baraja atarsınız aklım almıyor. Zaten iki adım ötede çöp bidonu var. Gerçekten aklım almıyor. Ben buna duygusuzluk diyorum çünkü vatanını toprağını sevsen sahip çıkarsın her şekilde. Vatanını sevmenin yolu sokağa çıkıp da "şehitler ölmez vatan bölünmez" deyip bağırarak bayrak sallamaktan geçmiyor. Sevdiğini hissettirecek ve bunu her türlü davranışına yansıtacaksın. Yapay bir göl yapmışlar öyle güzel ki seyrine doyamazsın uzun uzun kavak ağaçları heybetle sıralanmış. Ohh mis gibi hava, serin gölgesinde otur doya doya...Çekirdeğimizi aldık gittik. Gittiğim her park veya açık hava alanda her seferinde çekirdek kabukları yerlere atılmış kirli bir görüntü ile karşılaşıyorum. Sıkı sıkı tembihliyorum çocuklarıma kabukları yerlere atmayın, elinizdeki poşete atın. Tabi onlardan aldığım cevap şu: "annee herkes her yere atmış ama?" "Olabilir evladım herkes kendinden sorumludur, kendini bilmez insanlar atmış biz de onlar gibi düşünüp, atarsak kim sahip çıkacak bu çevreye, bu güzelliklere, bu cennet vatana" diye anne öğütlerimi sıralıyorum. Her türlü çöpümüzü biriktirsek, az ötedeki çöp bidonlarına atsak ne kadar da güzel olur ama değil mi?
   

Şimdi diyeceksiniz ki bayramdan girdin çevreden çıktın. Evet biraz öyle oldu içimdeki öfkeyi bir yerlere kusmadığım sürece rahatlayamayacağım yoksa... Çünkü üçüncü ve daha sonraki günlerde bulunduğum halk plajında da aynı şeyleri yaşadım. Yahu çocuk denize giriyor, elinde poşetle, mısır koçanıyla ya da çocuk beziyle çıkıyor. Bu nasıl bir pisliktir, nasıl bir duyarsızlıktır. Plajda yiyor içiyor sonra da umarsızca çekip gidiyorlar insanlar. Bense gün boyu çöplerimi biriktirmişim küçücük bir parçanın dahi plajda kalmasına tahammül edemezken, bütün pisliği ardında bırakıp giden insanları gören üstelik de hiç bir ceza almadıklarını, hatta esas cezayı sanki biz çeker gibi koca çöp poşetini bidona kadar taşıyan çocuklarıma yanlışı doğruyu tüm bu düzensizliği, duygusuzluğu ve duyarsızlığı göre göre öğretmek daha da zor olacak sanırım :(

Vatanımıza, denizimize, güzelliklerimize, kumsalımıza, ağacımıza sahip çıkalım. Evlatlarımıza korumayı, sevmeyi, duyarlı olmayı öğretelim. Duyarlı insanların nesli tükeniyor bilesiniz. En çok da yeni nesile sahip çıkıp, kendi bilen bir gençlik yetiştirelim.
Umutlarınız hep taze kalsın. Haydi kalın sağlıcakla... 
Buraya da Badman bakışlı bir Görkem koyup kaçalım :)
Devamını Oku »

22 Haziran 2017 Perşembe

Çocuklar İçin Kitap Önerileri



Rosie, annesiyle birlikte şehrin diğer yakasındaki yüksek bir apartmana taşınır. Yeni odası komşusunun aynı yaştaki oğlu Musa'nın tam üstündedir. Rosie ve Musa çok geçmeden arkadaş olurlar ve gizlice apartmanın çatısına çıkmak için anlaşma yaparlar. Fakat işler planladıkları gibi gitmez. Ailelerinden gizli yaptıkları bu olayın yanlış olduğu öyle güzel aktarılıyor ki direkt olarak değil ama tatlı mesaj ve olaylarla içinizi ısıtarak açıklıyor. İki çocuğun zekice kurgulanmış diyaloglarını ve gözlemlerini okurken gülümseyip düşünecek, resimlere bakarken apartmanın içinde dolaşacak, yükseklere çıkıp ayaklarınızın altında uzanan kenti seyre dalacaksınız. Ben bir solukta okudum, illüstrasyon resimli, renksiz, 90 sayfalık çok yoğun yazılı olmayan 8 yaş ve üzeri için eğlenerek okuyacakları türden bu kitabı gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. 
Gerçek bir pekin ördeği, şanssız tesadüfler sonucu, fırtınalı bir havada Çin'in doğu kıyısındaki bir gemiden denize düşen 30.000 oyuncak plastik banyo ördeğiyle okyanusa sürüklenir. Üstelik bu sürükleniş sadece yıllar boyunca sürmekle kalmaz. Endonezya'dan Basra Körfezi'ne, güney kutbundan İngiltere'ye uzanan bir yolculuğa dönüşür. Bu yolculuk pek çok tehlike, olağanüstü duygular, korkular, sevgi ve umutla yaşanır...

Sevginin ve umudun kitabı olmasının yanı sıra, çevre bilinci ve hayvanların koşulsuz sevgisiyle ilgili çok güzel mesajlar da veriyor. Kitaptaki ördekler, aslında içlerinde patlayıcı barındırıyor. Bir silah tüccarının hırsı uğruna neleri göze alabileceğine tanık oluyoruz. İnsanların dünyayı ne hale getirdiğini, birbirlerine, hayvanlara ve doğaya nasıl duyarsız davrandıklarını şaşkınlıkla izleyen bizim pekin ördeği hiçbir insana güvenilmeyeceği acı gerçeğini öğreniyor. Bu kitap en az insanlar kadar hayvanların da sevilmeye ihtiyaç duyduğu gerçeğini bir kez daha hatırlatmış oldu. 112 sayfalık, renkli resimli, 10 yaş ve üzeri için uygun bir macera kitabı...

"Bir insan eli tarafından okşanmayalı, tüylerinin üzerinde bir el gezinmeyeli yıllar olmuştu. Ve aslında bu bir ördek için ihtiyaçtı.Çünkü...Ona ailesini hatırlatıyordu."
Şair Kısakulak son derece içine kapanık ve bir kulağı diğerinden biraz kısa olan, dış görünümü diğer tavşanlara göre biraz farklı olan bir tavşan. Kimseyle konuşmayı sevmeyen şairimiz, biraz aksi ve fazlasıyla alıngan, eserlerinin eleştirilmesinden hiç hoşlanmıyor. Postacı tavşan ona sık sık kucak dolusu hayran mektubu getiriyor ama o hiç birini açıp okumadan bir kutunun içine fırlatıveriyordu. Taki bir gün ipek kurdelası olan mor bir zarf dikkatini çeker. Fakat bu mektup Şair Kısakulak'ın hiç hoşuna gitmez, çünkü Şirin Koşaradım, onun şiirlerini, hikayelerini kasvetli bazı hikayelerini sonunun korkunç olduğunu yazacak kadar ileri gider. Bizim şair bu mektuba cevap yazar. Böylece aralarında bir mektuplaşma başlar. Şirin bizim şairi tanışmak üzere evine davet eder. Fakat bizim çekingen kısakulak buna cesaret edemez. Şirin'den gelen yağmur damlalarıyla bazı yerleri silinmiş bir mektup alana kadar herşey normaldir. İşte esas eğlence o yağmurlu gecede gelen mektuptan sonra başlar. 

Okurken resimlerine, köşeleri iliştirilmiş notlara hayran kalacak, kitabın sonundaki Şirin ve Kısakulak'ın aile üyelerinin tanıtımlarına bayılacaksınız. Fiziksel farklıların kabul edilmesi üzerine çok güzel, eğlenceli, bol bol mizah içeren, kıkır kıkır gülme garantili, 56 sayfa, renkli illüstrasyon resimli, 8 yaş ve üzeri çocuklar için tadı damaklarında kalacak cinsten sevimli bir kitaba bayılacaklar.

Görkem Şair Kısakulak'ı inanılmaz eğlenerek okumuştu. Yine aynı yazarın kitabı olduğunu görünce hiç vakit kaybetmeden yine yüzünde tatlı bir tebessümle okudu. 

Aslında herşey çok alışıldık ve sade başlıyor. Kapısız bir mağarada başlayan Bay Mucittaş ve ailesinin yaşamı, aralarına oğulları Finfo'nun da katılmasıyla ardı arkası kesilmeyen ihtiyaçları icat etmeye başlamasıyla bambaşka bir hal almış. Belki de herşey başta gerçekten bir ihtiyaçken, sonra biraz lükse, zaruri olmayan "şeylere" yani ihtiyaç değil de istek olanlara çevrilmeye başlamış. Giderek modernleşen Mucittaş ailesi gitgide de daha da mutsuz hale gelmeye başlamış.

Çağımızın hastalığı teknolojik aletler ve doyumsuzluk çok hoş esprili bir dille anlatılmış. Eee tabi bunun yanında da çıkarılması gereken dersleri de içine saklamış. 40 sayfadan oluşan renkli illüstrasyon resimli, 7 yaş ve üzeri çocuklar için eğlenerek okuyacaklarına eminim. 

Yaz tatilinde olan tüm çocuklara iyi tatiller, annelerine çokça sabır diliyorum. Kitaplar hayatınızdan hiç eksik olmasın... 
Kitapla ve sevgiyle kalın ♥
Devamını Oku »

20 Haziran 2017 Salı

Ben Çocukken... (Kuzine Soba)

Haziran ayında bu nasıl bir konu diye düşünebilirsiniz? Haklısınız da... Hafta sonu kumpir yememiş olsaydım iyiydi. Kumpircinin patatesleri odunların arasından çıkarmasıyla olan oldu. Patatesin o mis gibi kokusu beni çocukluğumdaki kuzine sobalara götürdü. O günlere kısa bir yolculuk yapalım bakalım neler çıkacak...

Özellikle seksenli yıllardan bahsediyorum. O zamanlar doğalgaz falan ne gezsin. Havalar soğumaya başladığı andan itibaren sobalar kurulmaya başlanırdı. Bizim evin kocaman bir salonu vardı. Dış kapıdan içeri girince küçük bir camekan karşılardı bizi. Upuzun bir salon düşünün bütün odalara bu salondan geçilen, 4 oda ve 1 mutfağa açılan işte bu salona kurardık kuzine sobamızı. Yatak odalarımıza da diğer silindir sobalardan kurardık. Salona kurulan kuzine soba öyle güçlü yanardı ki bütün odaları ısıtmaya yeterdi. Abimlerle birlikte yiyip içtiğimiz için sobanın kovasına odun kömür doldurma ve sobaya koyma işini yengem yapardı. Soba yanmadan önce odalar o kadar soğuk olurdu ki lahana gibi giyinirdik. Odunları tutuşturma işinin ardından çıkan o çıtırtılar ve sonrasında gürül gürül heybetli bir yanma sesi. Hatta bazen o kadar hiddetlenirdi ki pof pof pof diye ses çıkarırdı. Sobaların üstünün vazgeçilmezleri güğümler sıra sıra yerini alır. Kış mevsiminde çeşmelerden sıcak su akması rüya gibi bişeydi o zamanlar... Güğümleri ısıtır sıcak su ihtiyacımızı onunla karşılardık.

Bütün odaların kapılarını açar, soğuğunun kırılmasını sağlardık. Annecim koca bir leğen hamur yoğururdu. Zaten bizim evde hiç birşey az yapılmazdı. Annemin güler yüzü gelenimizi gidenimizi hiç eksik etmezdi. Her yaptığımız yemek "aniden bi gelen olur" diye yapılırdı. 5-6 tepsi birden yağlanır, emek ve sevgiyle birlikte bereket dileğiyle ağzında besmele ile hamura şekil verirdi. İşte o mis gibi ekmekler gürül gürül yanan kuzine sobanın gözüne koyulurdu. Sobanın çevresine yayılan sofra bezleri ekmekle dolar taşardı. Ya o sıcacık ekmeklerin arasına koyulan tereyağıyla tulum peynirin birleşme anı....Off offf..... Ekmek bir yandan elimizi yakarken diğer yandan sıcak sıcak yeme telaşı :)) Ahh çocukluğum şimdi ben seni nasıl aramayayım. Ahh anneciğimin yumuk ellerinin değdiği leziz ekmekler, hangi birinizi özlemeyeyim :(

Kimi zaman sütlü ekmek kimi zamanda mayalı ekmek yapılırdı meşhur sobamızda. Mayalı ekmekler sıra sıra üzerine dizilir orada pişirilirdi. Onların da arasına yine Allah ne verdiyse koyar çılgınca yerdik....Hamur fazla olduğu için etli iç hazırlanırdı. Konyamızın meşhur etli ekmeğini elleriyle açar bol kepçeden iç koyarak, yapardı annem. Etli ekmeğin o pişme anındaki koku öyle cezbeder ki insanı neredeyse ruhunu teslim edesin gelirdi ;) Genelde öğle vaktine doğru yapılan bu etli ekmeğin nasiplisi çok olurdu. Ben okuldan gelirdim, abim işten, komşularımız, ablam, ve yiğenlerim ohhh yanına bir de evde yapılmış mis gibi ayran. Gel de yeme gel de özleme....

Bazı günler patates atardık kuzinenin gözüne...Ara ara elimizdeki demirle patatesleri çevirir, o dışındaki hafif kararma, yumuşama ve buruşma ile birlikte pişen patatesleri sıcak sıcak ortan ikiye böler, soğumasına izin vermeden tereyağını içine koyardık. Tuz, kırmızı biber, tereyağı ve patates muhteşem dörtlü lezzet... Karnım doyunca patatesin içiyle dışı arasındaki o gevremiş bölgeyi ayıklayıp, yemek en büyük zevklerimdendi.

Soba deyince benim aklıma ilk gelen kestanedir. Olmazsa olmazım kışın evimde eksik olursa mutsuzluk sebebim kestaneler, kış akşamlarımızın en büyük eğlencesiydi. İtinayla çizdiğimiz kestaneler, kuzinenin gözüyle buluşunca, kimi zaman piyuff diye bir ses çıkarırdı. Bazısı un ufak olurdu. Bazısı tam da göbüşünü açığa çıkaracak kadar güzel pişerdi. Yine demir çubukla karıştırır ve onun yardımıyla tepsiye dökerdik pişen kestanelerimizi...En keyiflisi sıcakken elin yana yana soymak, çünkü soğuyunca soyması daha zor olurdu.

Akşamları yeniden yakılan sobanın çıtırtısını ışığı kapatarak dinlemek var ya nasıl bir keyifti. Bir yandan buz gibi oda yavaş yavaş ısınmaya başlarken, diğer taraftan gürül gürül yanan sobanın karanlık odamın tavanını kızıllığıyla aydınlatması...

Soğuk kış sabahları yataktan kalkması en zor olan şeydi. Buz gibi odaya uyanmanın dinçliği bir yanda sıcacık yatağı terk etmekle etmemek arasındaki tereddüt... Yeniden ateşlenen odunların ısıttığı soba başına üşüşür, dilimlenmiş ekmekleri üzerinde kızartır, tereyağı sürer, çıtır çıtır yerdik... Bazı sabahlar dilimlenmiş ekmeklerin üzerine dizilmiş sıra sıra kaşar peynirleri kuzinenin gözünde erimesinde ne yapsın, erimiş bi kere yemeyelim de ne yapalım. Ahh çocukluğumun soğuk sabahları, anne eli değmiş kızarmış ekmekleri burnumda tütmesin de ya ne yapsın :(

Haa bir de bizlerin doğal oda parfümleri vardı. Mandalin, portakal kabuklarını sobanın üzerine koyar odaya mis gibi bir koku vermesini keyifle izlerdik. O zamanlar şimdiki gibi çok kanal ve çizgi film olmadığı için bizler çevremizde ne varsa hepsini çok iyi gözlemler ve izlerdik. Bazen sobanın üstündeki güğümün üstünden süzülen su damlacığının tıs diye sıcakla buluşması bazen damlacıkların top halinde sobanın üzerindeki dansı ya da pencerenin kenarından aldığım küçük kar topunun erimesi...

İşte seksenlerde çocuk olmak böyle birşeydi. Minicik şeylerle mutlu olmayı bilen, aza kanaat eden masum çocuklardık. Hepsi ayrı bir keyifmiş, şimdilerde bunu daha iyi anlıyorum. İşte bir "ben  çocukken" yazı dizisinin daha sonuna geldik. Sizler anılara dalın biraz hadi kaçtım ben ;)
Sevgiyle ve anılarınızla kalın...
Devamını Oku »

15 Haziran 2017 Perşembe

Kelebek Adası - Sarah Jio

Her zaman söylediğim gibi ben Saraj Jio okumayı seviyorum. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de çok bu yazarın. Kafam dağılsın ama beni de yormayan bir kitap olsun, üstelik içinde azıcık aşk, romantizm, azıcık da merak uyandırıcı bir geçmiş olsun diyorsanız işte tam da size göre bir kitap Kelebek Adası.

Jio'nun "Yitik Kalpler İstasyonu"nu bir de "Agapi"nin dışındaki bütün kitaplarını okudum. Bu kitabında farklı bir tarz denemek istemiş. Hayatın içinde geçen olayları bir adaya taşımış. Adanın olağanüstü gücünün olduğu vurgulayarak, kendi kahramanlarına biçtiği kaderi adanın iyileştirici gücü sayesinde yok etmeye çalışmış. Bu ayrıntı biraz saçma gelse de çok rahatsız etmedi beni. Her zamankinden farklı fantastik bir kurgu yapmaya çalışmış. Olmuş mu? Kitap sanki aceleye gelmiş gibi geldi. Bazı yerleri çok havada kalmış. Hiçbir rolü olmadığı halde kurguya dahil olan karakterler kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramamış. Okuyanlar beni daha iyi anlayacaktır. Spoiler vermek istemiyorum şimdi ;)

Yaşanılan aşk çok sıradan, aşk acısı da bir o kadar basite alınmış. Aşkı ve ilişkileri çok daha güzel işlediği kitaplarını okuduğum için yadırgadım açıkçası. Geçmiş ve günümüz arasında gidip gelmeler, yani bir geçmişte bir günümüzden anlatım klasik Jio tarzı zaten yine mevcuttu. Arayışlar, sır dolu kayıplar, yine bir geçmişin aydınlatılması, ortaya çıkan bir günlük ve aslında baştan da belli olan sonradan aralanmış gibi yapılan sır kapıları...

Sanki film izler gibi her bölümünü heyecanla bitirip, hay Allah beni şaşırtacak mı? Bebek doğacak mı? Adam adadan kurtulacak mı diye tasalanmak hoşuma gidiyor benim :) Ard ardına çevrilen merak uyandıran sayfaları yine yeter bana. Haa bir de bundan sonra nerede mavi bir kelebek görürsem onun bana da şans getirebileceğine inanacağım :) Kim bilir belki de getirir. Siz siz olun mavi kelebeklere iyi davranın ;)

Bir de şunu belirtmek istiyorum. Yazarın Türk okurları oldukça fazla. Hatta "Yitik Kalpler İstasyonu" idi sanırım ilk kez Türkiye'de satışa sunuldu. Türk okurları için küçük de bir not vardı diye hatırlıyorum. Yazar bu kitapta da düşünün Bermuda şeytan üçgeninden bahsedilirken, Türkiye'den İstanbul'tan hatta daha da detay vererek Bebek sokaklarından bahsetmiş. Hoşuma da gitmedi değil hani memleketime hayran kalınması :)

Neyse kitapla ilgili anlatılacak çok şey yok. Tek altını çizdiğim yer ve kitabın verdiği tek mesaj "Hayat kendi yolunu bulur ve herşey olacağına varır. Sadece yaşa ve olsun gitsin." 

Bu söze tamamen katılıyorum. Biz hayat için detay detay plan yaparken, o önümüzden bize gülüp geçiyordur eminim. Bu da benden olsun. Efenim bol kitaplı, sağlıklı, musmutlu günleriniz olsun.
Sevgiyle kalın... 
Devamını Oku »