Çocuklu Hayat

Çocuklu Hayat

22 Haziran 2017 Perşembe

Çocuklar İçin Kitap Önerileri



Rosie, annesiyle birlikte şehrin diğer yakasındaki yüksek bir apartmana taşınır. Yeni odası komşusunun aynı yaştaki oğlu Musa'nın tam üstündedir. Rosie ve Musa çok geçmeden arkadaş olurlar ve gizlice apartmanın çatısına çıkmak için anlaşma yaparlar. Fakat işler planladıkları gibi gitmez. Ailelerinden gizli yaptıkları bu olayın yanlış olduğu öyle güzel aktarılıyor ki direkt olarak değil ama tatlı mesaj ve olaylarla içinizi ısıtarak açıklıyor. İki çocuğun zekice kurgulanmış diyaloglarını ve gözlemlerini okurken gülümseyip düşünecek, resimlere bakarken apartmanın içinde dolaşacak, yükseklere çıkıp ayaklarınızın altında uzanan kenti seyre dalacaksınız. Ben bir solukta okudum, illüstrasyon resimli, renksiz, 90 sayfalık çok yoğun yazılı olmayan 8 yaş ve üzeri için eğlenerek okuyacakları türden bu kitabı gönül rahatlığıyla tavsiye ediyorum. 
Gerçek bir pekin ördeği, şanssız tesadüfler sonucu, fırtınalı bir havada Çin'in doğu kıyısındaki bir gemiden denize düşen 30.000 oyuncak plastik banyo ördeğiyle okyanusa sürüklenir. Üstelik bu sürükleniş sadece yıllar boyunca sürmekle kalmaz. Endonezya'dan Basra Körfezi'ne, güney kutbundan İngiltere'ye uzanan bir yolculuğa dönüşür. Bu yolculuk pek çok tehlike, olağanüstü duygular, korkular, sevgi ve umutla yaşanır...

Sevginin ve umudun kitabı olmasının yanı sıra, çevre bilinci ve hayvanların koşulsuz sevgisiyle ilgili çok güzel mesajlar da veriyor. Kitaptaki ördekler, aslında içlerinde patlayıcı barındırıyor. Bir silah tüccarının hırsı uğruna neleri göze alabileceğine tanık oluyoruz. İnsanların dünyayı ne hale getirdiğini, birbirlerine, hayvanlara ve doğaya nasıl duyarsız davrandıklarını şaşkınlıkla izleyen bizim pekin ördeği hiçbir insana güvenilmeyeceği acı gerçeğini öğreniyor. Bu kitap en az insanlar kadar hayvanların da sevilmeye ihtiyaç duyduğu gerçeğini bir kez daha hatırlatmış oldu. 112 sayfalık, renkli resimli, 10 yaş ve üzeri için uygun bir macera kitabı...

"Bir insan eli tarafından okşanmayalı, tüylerinin üzerinde bir el gezinmeyeli yıllar olmuştu. Ve aslında bu bir ördek için ihtiyaçtı.Çünkü...Ona ailesini hatırlatıyordu."
Şair Kısakulak son derece içine kapanık ve bir kulağı diğerinden biraz kısa olan, dış görünümü diğer tavşanlara göre biraz farklı olan bir tavşan. Kimseyle konuşmayı sevmeyen şairimiz, biraz aksi ve fazlasıyla alıngan, eserlerinin eleştirilmesinden hiç hoşlanmıyor. Postacı tavşan ona sık sık kucak dolusu hayran mektubu getiriyor ama o hiç birini açıp okumadan bir kutunun içine fırlatıveriyordu. Taki bir gün ipek kurdelası olan mor bir zarf dikkatini çeker. Fakat bu mektup Şair Kısakulak'ın hiç hoşuna gitmez, çünkü Şirin Koşaradım, onun şiirlerini, hikayelerini kasvetli bazı hikayelerini sonunun korkunç olduğunu yazacak kadar ileri gider. Bizim şair bu mektuba cevap yazar. Böylece aralarında bir mektuplaşma başlar. Şirin bizim şairi tanışmak üzere evine davet eder. Fakat bizim çekingen kısakulak buna cesaret edemez. Şirin'den gelen yağmur damlalarıyla bazı yerleri silinmiş bir mektup alana kadar herşey normaldir. İşte esas eğlence o yağmurlu gecede gelen mektuptan sonra başlar. 

Okurken resimlerine, köşeleri iliştirilmiş notlara hayran kalacak, kitabın sonundaki Şirin ve Kısakulak'ın aile üyelerinin tanıtımlarına bayılacaksınız. Fiziksel farklıların kabul edilmesi üzerine çok güzel, eğlenceli, bol bol mizah içeren, kıkır kıkır gülme garantili, 56 sayfa, renkli illüstrasyon resimli, 8 yaş ve üzeri çocuklar için tadı damaklarında kalacak cinsten sevimli bir kitaba bayılacaklar.

Görkem Şair Kısakulak'ı inanılmaz eğlenerek okumuştu. Yine aynı yazarın kitabı olduğunu görünce hiç vakit kaybetmeden yine yüzünde tatlı bir tebessümle okudu. 

Aslında herşey çok alışıldık ve sade başlıyor. Kapısız bir mağarada başlayan Bay Mucittaş ve ailesinin yaşamı, aralarına oğulları Finfo'nun da katılmasıyla ardı arkası kesilmeyen ihtiyaçları icat etmeye başlamasıyla bambaşka bir hal almış. Belki de herşey başta gerçekten bir ihtiyaçken, sonra biraz lükse, zaruri olmayan "şeylere" yani ihtiyaç değil de istek olanlara çevrilmeye başlamış. Giderek modernleşen Mucittaş ailesi gitgide de daha da mutsuz hale gelmeye başlamış.

Çağımızın hastalığı teknolojik aletler ve doyumsuzluk çok hoş esprili bir dille anlatılmış. Eee tabi bunun yanında da çıkarılması gereken dersleri de içine saklamış. 40 sayfadan oluşan renkli illüstrasyon resimli, 7 yaş ve üzeri çocuklar için eğlenerek okuyacaklarına eminim. 

Yaz tatilinde olan tüm çocuklara iyi tatiller, annelerine çokça sabır diliyorum. Kitaplar hayatınızdan hiç eksik olmasın... 
Kitapla ve sevgiyle kalın ♥
Devamını Oku »

20 Haziran 2017 Salı

Ben Çocukken... (Kuzine Soba)

Haziran ayında bu nasıl bir konu diye düşünebilirsiniz? Haklısınız da... Hafta sonu kumpir yememiş olsaydım iyiydi. Kumpircinin patatesleri odunların arasından çıkarmasıyla olan oldu. Patatesin o mis gibi kokusu beni çocukluğumdaki kuzine sobalara götürdü. O günlere kısa bir yolculuk yapalım bakalım neler çıkacak...

Özellikle seksenli yıllardan bahsediyorum. O zamanlar doğalgaz falan ne gezsin. Havalar soğumaya başladığı andan itibaren sobalar kurulmaya başlanırdı. Bizim evin kocaman bir salonu vardı. Dış kapıdan içeri girince küçük bir camekan karşılardı bizi. Upuzun bir salon düşünün bütün odalara bu salondan geçilen, 4 oda ve 1 mutfağa açılan işte bu salona kurardık kuzine sobamızı. Yatak odalarımıza da diğer silindir sobalardan kurardık. Salona kurulan kuzine soba öyle güçlü yanardı ki bütün odaları ısıtmaya yeterdi. Abimlerle birlikte yiyip içtiğimiz için sobanın kovasına odun kömür doldurma ve sobaya koyma işini yengem yapardı. Soba yanmadan önce odalar o kadar soğuk olurdu ki lahana gibi giyinirdik. Odunları tutuşturma işinin ardından çıkan o çıtırtılar ve sonrasında gürül gürül heybetli bir yanma sesi. Hatta bazen o kadar hiddetlenirdi ki pof pof pof diye ses çıkarırdı. Sobaların üstünün vazgeçilmezleri güğümler sıra sıra yerini alır. Kış mevsiminde çeşmelerden sıcak su akması rüya gibi bişeydi o zamanlar... Güğümleri ısıtır sıcak su ihtiyacımızı onunla karşılardık.

Bütün odaların kapılarını açar, soğuğunun kırılmasını sağlardık. Annecim koca bir leğen hamur yoğururdu. Zaten bizim evde hiç birşey az yapılmazdı. Annemin güler yüzü gelenimizi gidenimizi hiç eksik etmezdi. Her yaptığımız yemek "aniden bi gelen olur" diye yapılırdı. 5-6 tepsi birden yağlanır, emek ve sevgiyle birlikte bereket dileğiyle ağzında besmele ile hamura şekil verirdi. İşte o mis gibi ekmekler gürül gürül yanan kuzine sobanın gözüne koyulurdu. Sobanın çevresine yayılan sofra bezleri ekmekle dolar taşardı. Ya o sıcacık ekmeklerin arasına koyulan tereyağıyla tulum peynirin birleşme anı....Off offf..... Ekmek bir yandan elimizi yakarken diğer yandan sıcak sıcak yeme telaşı :)) Ahh çocukluğum şimdi ben seni nasıl aramayayım. Ahh anneciğimin yumuk ellerinin değdiği leziz ekmekler, hangi birinizi özlemeyeyim :(

Kimi zaman sütlü ekmek kimi zamanda mayalı ekmek yapılırdı meşhur sobamızda. Mayalı ekmekler sıra sıra üzerine dizilir orada pişirilirdi. Onların da arasına yine Allah ne verdiyse koyar çılgınca yerdik....Hamur fazla olduğu için etli iç hazırlanırdı. Konyamızın meşhur etli ekmeğini elleriyle açar bol kepçeden iç koyarak, yapardı annem. Etli ekmeğin o pişme anındaki koku öyle cezbeder ki insanı neredeyse ruhunu teslim edesin gelirdi ;) Genelde öğle vaktine doğru yapılan bu etli ekmeğin nasiplisi çok olurdu. Ben okuldan gelirdim, abim işten, komşularımız, ablam, ve yiğenlerim ohhh yanına bir de evde yapılmış mis gibi ayran. Gel de yeme gel de özleme....

Bazı günler patates atardık kuzinenin gözüne...Ara ara elimizdeki demirle patatesleri çevirir, o dışındaki hafif kararma, yumuşama ve buruşma ile birlikte pişen patatesleri sıcak sıcak ortan ikiye böler, soğumasına izin vermeden tereyağını içine koyardık. Tuz, kırmızı biber, tereyağı ve patates muhteşem dörtlü lezzet... Karnım doyunca patatesin içiyle dışı arasındaki o gevremiş bölgeyi ayıklayıp, yemek en büyük zevklerimdendi.

Soba deyince benim aklıma ilk gelen kestanedir. Olmazsa olmazım kışın evimde eksik olursa mutsuzluk sebebim kestaneler, kış akşamlarımızın en büyük eğlencesiydi. İtinayla çizdiğimiz kestaneler, kuzinenin gözüyle buluşunca, kimi zaman piyuff diye bir ses çıkarırdı. Bazısı un ufak olurdu. Bazısı tam da göbüşünü açığa çıkaracak kadar güzel pişerdi. Yine demir çubukla karıştırır ve onun yardımıyla tepsiye dökerdik pişen kestanelerimizi...En keyiflisi sıcakken elin yana yana soymak, çünkü soğuyunca soyması daha zor olurdu.

Akşamları yeniden yakılan sobanın çıtırtısını ışığı kapatarak dinlemek var ya nasıl bir keyifti. Bir yandan buz gibi oda yavaş yavaş ısınmaya başlarken, diğer taraftan gürül gürül yanan sobanın karanlık odamın tavanını kızıllığıyla aydınlatması...

Soğuk kış sabahları yataktan kalkması en zor olan şeydi. Buz gibi odaya uyanmanın dinçliği bir yanda sıcacık yatağı terk etmekle etmemek arasındaki tereddüt... Yeniden ateşlenen odunların ısıttığı soba başına üşüşür, dilimlenmiş ekmekleri üzerinde kızartır, tereyağı sürer, çıtır çıtır yerdik... Bazı sabahlar dilimlenmiş ekmeklerin üzerine dizilmiş sıra sıra kaşar peynirleri kuzinenin gözünde erimesinde ne yapsın, erimiş bi kere yemeyelim de ne yapalım. Ahh çocukluğumun soğuk sabahları, anne eli değmiş kızarmış ekmekleri burnumda tütmesin de ya ne yapsın :(

Haa bir de bizlerin doğal oda parfümleri vardı. Mandalin, portakal kabuklarını sobanın üzerine koyar odaya mis gibi bir koku vermesini keyifle izlerdik. O zamanlar şimdiki gibi çok kanal ve çizgi film olmadığı için bizler çevremizde ne varsa hepsini çok iyi gözlemler ve izlerdik. Bazen sobanın üstündeki güğümün üstünden süzülen su damlacığının tıs diye sıcakla buluşması bazen damlacıkların top halinde sobanın üzerindeki dansı ya da pencerenin kenarından aldığım küçük kar topunun erimesi...

İşte seksenlerde çocuk olmak böyle birşeydi. Minicik şeylerle mutlu olmayı bilen, aza kanaat eden masum çocuklardık. Hepsi ayrı bir keyifmiş, şimdilerde bunu daha iyi anlıyorum. İşte bir "ben  çocukken" yazı dizisinin daha sonuna geldik. Sizler anılara dalın biraz hadi kaçtım ben ;)
Sevgiyle ve anılarınızla kalın...
Devamını Oku »

15 Haziran 2017 Perşembe

Kelebek Adası - Sarah Jio

Her zaman söylediğim gibi ben Saraj Jio okumayı seviyorum. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de çok bu yazarın. Kafam dağılsın ama beni de yormayan bir kitap olsun, üstelik içinde azıcık aşk, romantizm, azıcık da merak uyandırıcı bir geçmiş olsun diyorsanız işte tam da size göre bir kitap Kelebek Adası.

Jio'nun "Yitik Kalpler İstasyonu"nu bir de "Agapi"nin dışındaki bütün kitaplarını okudum. Bu kitabında farklı bir tarz denemek istemiş. Hayatın içinde geçen olayları bir adaya taşımış. Adanın olağanüstü gücünün olduğu vurgulayarak, kendi kahramanlarına biçtiği kaderi adanın iyileştirici gücü sayesinde yok etmeye çalışmış. Bu ayrıntı biraz saçma gelse de çok rahatsız etmedi beni. Her zamankinden farklı fantastik bir kurgu yapmaya çalışmış. Olmuş mu? Kitap sanki aceleye gelmiş gibi geldi. Bazı yerleri çok havada kalmış. Hiçbir rolü olmadığı halde kurguya dahil olan karakterler kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramamış. Okuyanlar beni daha iyi anlayacaktır. Spoiler vermek istemiyorum şimdi ;)

Yaşanılan aşk çok sıradan, aşk acısı da bir o kadar basite alınmış. Aşkı ve ilişkileri çok daha güzel işlediği kitaplarını okuduğum için yadırgadım açıkçası. Geçmiş ve günümüz arasında gidip gelmeler, yani bir geçmişte bir günümüzden anlatım klasik Jio tarzı zaten yine mevcuttu. Arayışlar, sır dolu kayıplar, yine bir geçmişin aydınlatılması, ortaya çıkan bir günlük ve aslında baştan da belli olan sonradan aralanmış gibi yapılan sır kapıları...

Sanki film izler gibi her bölümünü heyecanla bitirip, hay Allah beni şaşırtacak mı? Bebek doğacak mı? Adam adadan kurtulacak mı diye tasalanmak hoşuma gidiyor benim :) Ard ardına çevrilen merak uyandıran sayfaları yine yeter bana. Haa bir de bundan sonra nerede mavi bir kelebek görürsem onun bana da şans getirebileceğine inanacağım :) Kim bilir belki de getirir. Siz siz olun mavi kelebeklere iyi davranın ;)

Bir de şunu belirtmek istiyorum. Yazarın Türk okurları oldukça fazla. Hatta "Yitik Kalpler İstasyonu" idi sanırım ilk kez Türkiye'de satışa sunuldu. Türk okurları için küçük de bir not vardı diye hatırlıyorum. Yazar bu kitapta da düşünün Bermuda şeytan üçgeninden bahsedilirken, Türkiye'den İstanbul'tan hatta daha da detay vererek Bebek sokaklarından bahsetmiş. Hoşuma da gitmedi değil hani memleketime hayran kalınması :)

Neyse kitapla ilgili anlatılacak çok şey yok. Tek altını çizdiğim yer ve kitabın verdiği tek mesaj "Hayat kendi yolunu bulur ve herşey olacağına varır. Sadece yaşa ve olsun gitsin." 

Bu söze tamamen katılıyorum. Biz hayat için detay detay plan yaparken, o önümüzden bize gülüp geçiyordur eminim. Bu da benden olsun. Efenim bol kitaplı, sağlıklı, musmutlu günleriniz olsun.
Sevgiyle kalın... 
Devamını Oku »

13 Haziran 2017 Salı

Herşeyden Önce İnsan Olabilmek

insan olmak ile ilgili görsel sonucu
Malum karneler verildi, tatil başladı. Görkem karneyi aldığı gün biraz üzgündü. Duygusal, ince düşünen ve sık sık empati kuran bir çocuktur. Birinci dönem harika bir ingilizce öğretmeni vardı. Kadın Amerika'da kalmış, daha çok çocukları konuşmaya yönlendiren çok sevecen ve enerjik biriydi. Görkem de severek kelime ezberleyip, ödevlerini hoplaya zıplaya yapıyordu. 

İkinci dönem çok sevdiği öğretmeninin tayini çıkmış, gitti. Onun yerine açığı kapatmak için sözleşmeli bir bayan öğretmen başladı. Görkem sürekli öğretmeninin hiç gülmediğini, asık suratlı olduğunu, onlara çok sert davrandığını hatta sabahları sınıfa girerken "good morning children" bile demeden sandalyesine oturduğunu üzülerek anlatıyordu. Bende herkesin mizacının farklı olduğunu, herkesin güler yüzlü olamayacağını izah ettim. İlk sınavlarını oldular, sınav öncesinde de en yüksek alana sürpriz bir hediye alacağını vaat etmiş. Görkem 96 alarak, en yüksek notu almış. O gün nasıl mutlu havalara uçuyor. Sanırsınız öğretmeninin alacağı oyuncağa ihtiyacı var. Evde her tür oyuncağın alası var ama adı çocuk işte bunların... Sınavdan sonraki ilk ingilizce dersini iple çekti yavrum. "Alıcam daha almadım" demiş. Sonraki her hafta yine umut ederek gitti bütün ingilizce derslerine. Ve hüsrana uğramış vaziyette döndü eve. "Oğlum zaten alsa da çok iyi bir oyuncak bekleme, iyi oyuncaklar çok pahalı, iyi bir oyuncak almaz öğretmenin" dedim. Her hafta geçiştirdi durdu öğretmeni... En son "karne günü alacağım" demiş. 

Bir gün nasıl bir ortamdı bilmiyorum ama bütün öğretmenlerin ve müdürün yanında Görkem, ingilizce öğretmenine "öğretmenim adınız Sevgi olduğu kadar keşke biraz da bize sevgi gösterseniz" demiş. O gün tesadüfen eşim okula gitmişti. Öğretmen burnundan soluyarak "çok saygısız bir çocuk yetiştirmişsiniz" demiş. Eşim "siz de küçücük çocuklardan sevginizi esirgemeseydiniz" gibi bişeyler demiş. O gün olayı bana anlattığında çok sinirlenmiştim. Okul müdürüyle görüştük zaten sözleşmeli olduğunu birkaç veliden daha şikayet aldığını, gerekli uyarıları yapacağını söyledi. Bu olay zaman aşımına uğradı ve ben ilk kez böyle bir olayı atladım. 

Karne günü gelip çattı. Her dönem sonunda bu tatlı heyecanına ortak olmak için okuluna gidiyor, sınıf öğretmeniyle bir hatıra fotoğrafı çekiyorum. Karnesine Görkem'in ingilizcesi iyi düşmüş. Tamam oğlum benim için hiç önemli değil, ben senin ne kadar kelime bildiğini, nasıl cümle kurabildiğini biliyorum. Benim için önemli olan bu, takma kafana mühim olan senin öğrenmen oğlum dediysem de takıldı kaldı. "Zaten öğretmen söylemişti anne" dedi. "Karnene iyi yazacağım diye... Aaaa anne dur hediyemi sorayım öğretmene" dedi. Hevesle yanımda koşarak ayrıldı. Gözlerindeki ışık sönmüş, umudu kırılmış, güvenini yitirmiş şekilde yanıma döndü. "Öğretmenim hediyemi aldınız mı" diye sormuş. Çocuğun yüzüne dahi bakmadan cevap bile vermemiş. Aslında Görkem'i en çok yaralayan hediyesini almamış olması değil, yüzüne bile bakmadan cevap verme tenezzülünde dahi bulunmaması olmuş...

Okuldan ayrılırken kendini el kadar çocuğun söylediği söze takarak, hak ettiği notunu ama en çok da sevgisini ve güler yüzünü esirgeyen bu öğretmenin yanına gitmek hiç içimden gelmedi. Ve yol boyu oğluma isterse herkesin öğretmen, doktor, mühendis, avukat olabileceğini ama insan olabilmek için vicdan, merhamet, sevginin şart olduğunu anlattım. "Senin öğretmenin öğretmen olabilmiş ama insanlıktan nasibini alamamış çocuğum" diye ekledim. Heybesine hayat derslerinden bir tanesini daha koymuş oldu... 

Bu olay o kadar içini acıtmış ki en yüksek notu aldığı halde iyi düşmesi, hem de sınavdan iyi alan arkadaşlarının karnesine çokiyi düşmesi...Vee en çok da yüzüne bakmadan o orada yok gibi davranması :((( Günlerce bunu anlattı durdu yavrum. Bu kadar etkileneceğini tahmin dahi etmiyordum.  Onun bu kadar takması da beni derinden yaraladı... 

İlk kez bir dönem boyunca bir öğretmeniyle konuşmaya gitmedim. O sevimsiz ifadesini bir kaç veliden daha duyunca iyice soğudum ve okula gitmek istemedim. Bir yandan keşke gitseydim en azından şu hediye olayından haberimiz olduğunu anlatır ve alması için biraz da olsa rahatsız olurdu diye düşündüm. Belki küçücük çocuklara sevgi göstermeyi öğretemezdim ama en azından sayemde verdiği sözün arkasında durmayı öğrenirdi....

Oldu o zaman Sevgi öğretmen bundan sonra daha başka çocukların kalbini kırmaya devam etmemen dileğimle, sana bundan sonraki yaşamında sevgiden mahrum o taş kalbinle ve iletişimden bihaber hayatında mutluluklar dilerim... 
Devamını Oku »

8 Haziran 2017 Perşembe

GÜZELDİR BURALARDA RAMAZAN HAVASI

hoşgeldin ramazan ile ilgili görsel sonucu

Çocukluğumdan beri severim ramazanları ayrı bir maneviyatı vardır. Davul sesiyle başlardı sahurlarımız. Dumbudu dak dak dak dumbudu dak dak sesi arkasından güzel bir mani. Işıkları yanan evlerin bulunduğu sokaklardan başka sokağa yönelirdi davulcu. Diğer evleri de zamanında uyandırma kaygısıyla. Şepit ekmek arası yumurtayla çay, ya da şepit ekmekten yapılan tereyağlı ekmek övmesi sahur sofralarında vazgeçilmezimdi. Uykulu gözlerle yapılan sahur ezan sesiyle son bulurdu. Bayanlar sabahın erken saatinde mukabeleye gidip, o maneviyatı bir kademe daha taçlandırırlar. Sıcak geçen günlerde kimsecikler çıkarmazdı kafasını evlerinden. Bahçeli evlerin kapı önleri şakır şakır sulanır susuzluğa inat. İkindiden sonra yemek hazırlama telaşesi başlar.

Nerdeyse ramazanın her günü bir konuk olur sofralarda. Paylaşım ayıydı ramazan. Olmayanın olana verdiği, tokun açın halinden anladığı öyle mübarek bir aydı. Ağır misafir sofrası hazırlanır sevgiyle, hürmetle, maneviyatla... Bu sofrada neler olurdu neler... Etli bamya çorbası, yoğurt çorbası, pilav üstü et ya da bol etli bir yemek (patlıcan kebabı gibi), yaprak sarması (zaten sofraların vazgeçilmezi), mis gibi tereyağlı su böreği (odun ateşinde pişeni daha makbul), sulu köfte (topalak derler bizim buralarda) tarzında sulu bir yemek çeşidi daha, iki çeşit salata, soğuk kompostolar (olmazsa olmazıdır ramazan sofralarının), ev yapımı taş gibi koyun yoğurdu, son olarak da sütlaç ve kat kat açılan el emeği tereyağlı nefis bir baklava. Büyük büyük yer sofraları kurulur. Sofralar hep kalabalık olduğundan biri erkeklere biri bayanlara kurulur bazen çocuklara da ayrı sofra açılır. Öyle boldur ki o sofralarda bereket dolar taşar. Ezana 5 dakika kala herkes sofrada yerini alır. Birisi ezanı dinlemeye balkona çıkar. Minarenin ışıkları yanar önce sonra bir ezan sesi ardından top atılır. Müjdeleyici gibi koşar o kişi "okunuyoorr okunuyoooor " diye bağırarak girer içeri. Hiçbir zaman bu kadar coşkuyla beklenmezdi ezanlar... Ardından hurmayla, duayla açılır oruçlar...

Kaşık sesleri birbirine karışır. Sabır ile yoğurulan açlık, yerini tokluğa bırakırken muhabbetler başlar. "Elhamdülillah" diyerek bütün eller açılır sofra duası yapılır...Coşkuyla kurulan sofralar yardımlaşmayla neşeyle toplanır. Kolları katlanır gömleklerin, paçalar hazırlanır abdeste. Şükür zamanıdır artık, yaradanla buluşma, huzuruna varma zamanıdır vakit. Sıra sıra seccadeler serilir. Herkes yerini alır, huzura durulur...

Mutfakta şangır şungur bulaşık seslerini, içeriden çay istiyorlar sesi bozar. Hazırdır çay zaten servis başlar. Muhabbet koyulur. Teravih zamanı gelince herkes camiye gider. İşte böyle son bulurdu ramazan akşamları...

Allah sağlık versin. Sevdiklerinizle kurulmuş huzurlu sofralarınızı eksik etmesin...
HAYIRLI RAMAZANLAR....

Not: Bu yazımın yeri bende çok ayrı çok sevdiğim bu eski ramazan yazımı yeniden paylaşmak istedim. 
Devamını Oku »

6 Haziran 2017 Salı

Ben Çocukken... (Yeşil Nohut)

yaş nohut ile ilgili görsel sonucu
Daha önce belki bir çok yazımda çocukluğuma özlem duyduğumu ifade etmişimdir. Sanırım yaşlanıyorum yani yaş alıyorum. Yaş aldıkça geçmişe, özellikle de çocukluğuma çok fazla özlem duyduğumu görüyorum. Bana çocukluğumu özleten, burnumda tüten hatta burnumun direğini sızlatan ne varsa bugünden itibaren "Ben Çocukken..." alt başlığında yazmaya başlıyorum. Bu öyle challenge gibi bişey değil her gün yazılacak bir konu değil yani. Ne zaman özlem duyduğum bir çocukluk anısına denk gelirsem o zaman yazacağım. Amaç hem özlemlerimi dile getirmek, benim gibi özlemleri olanlarla buluşmak, hem de çocuklarıma annelerinin çocukluğuyla ilgili ayrıntılı yazılı anılar bırakmak. 

Anadolu'nun küçük bir ilçesinde yaşıyorum. Halkın gelir kaynağının çoğunluğunu çiftçilik oluşturuyor. Pazar hemen karşımda olmasına rağmen her zaman gitmem ben manavdan daha tenha yerlerden almayı tercih ediyorum. Pazarın o kalabalıklığı yoruyor beni. Geçtiğimiz cumartesi benim afacanlar ve ablamla pazara  gitmiştik. Çiçek ve bir kaç domates fidanı aldık çıkıyorduk. Pazarın hemen çıkışında yeşil nohutlardan satılıyordu. Annesi gibi benim oğlanlar da sever neyse aldık. Çocukluğumdan beri çok severim. Öyle çok yerdik ki rahmetli annem  kızım karnın ağrıyacak, cırcır olacaksın derdi. 

Mahallenin genç kızları yazları hem harçlıklarını çıkarmak hem de ailelerine yardım olsun diye tarlalara çapaya giderlerdi. Nohutlar yeşerip büyüdüğünde demet demet yeşil nohutları toplarlar, akşam üstü evlerine dönerken traktör kasalarından mahallede oyun oynayan çocuklara yesinler diye atarlardı. Zaten hepsi de tanıdıktı. Çapacı ablaların yolunu gözlerdik akşam üzerileri... Amaaaa bizim yediklerimiz pazarlarda satılanlar gibi tatsız tuzsuz değildi. Hafif tozlu ve çokça tuzu olurdu dış kabuğunda. Bahçeli evlerimizin şakır şakır akan çeşmesinde şöyle bir sudan geçirdikten sonra bahçe kapımızın dışına otururduk. Büyük bir keyifle yeşil nohutlarımızı yemeye başlar, içi boş olanları patlatıp, en büyük nohudu bulma yarışı yapardık. Bitirince de saplarıyla kapımızın önünü süpürürdük :)) Kiminki daha güzel temizliyor diye yine çocukça yarışırdık :))

Nohut hasadının başlamasına yakın kuruyan nohutlar, yine demet demet atılırdı kasalardan. Bu sefer çiğ çiğ yiyemezdik. Hafif kurumuş ve sararmış olan nohutları annelerimizin yaktığı ateşte usulca çevirerek pişirir, sıcak sıcak yerdik. Bazen de sabırla tek tek çıkarıp, odun ateşinde sacın üzerinde kavururdu annelerimiz. Onun tadı da bir başka güzel olurdu. İçi hafif yumuşak ve sıcak, dışı hafif sert ve kıyır kıyır. Ahh çocukluğum ahh ne güzeldi benim zamanımda çocuk olmak. Ne güzeldi minicik şeylerle mutlu olmak. Gel de özleme gel de burnumda tütme...

Eğer sizler de "Ben Çocukken..." yazı dizisine katılıp, özlemlerinizi dile getirmek, çocukluk anılarınızı bloğunuzda paylaşmak isterseniz buyurun hem yazın hem de çocukluğuza kısa bir yolculuğa çıkın. Hatta yorum bölümünde beni de bilgilendirirseniz sizlerin çocukluk anılarını da okumak isterim. Bir daha ki  "Ben Çocukken..." yazısında buluşmak üzere şimdilik hoşçakalın... 
Sevgilerimle Ülkü...
Devamını Oku »